|
DİL, BÖLÜCÜLÜK VE TÜRKÇE'YE İHANET!
Giriş
Brzezinski yaptığı bir değerlendirmede "günümüz dünya olaylarının
kilit konuları,
ideolojik ve ulusal olmaktan çok, felsefi ve kültüreldir" demektedir.
Kişinin
sınırlarının devletin sınırlarını aştığına vurgu yapan bir anlayışla
karşı karşıyayız.
Bu gerçek aslında kültür sınırlarının bir devletin siyasi sınırlarından
çok daha
önemli olduğunu ortaya koyan son etnik ve kültürel çatışmalarla
daha da belirgin
hale gelmiştir. Asıl olan turizm, ticaret, medya ve internetle birbirine
bağlı hale
gelen insanların hangisinin daha etkin bir felsefi ve kültürel birikime
sahip
olduğudur.
Samuel P. Huntıngton göre ise "Geleceğin en mühim mücadeleleri,
medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıklıkları
boyunca meydana
gelecektir.... Medeniyetler arasındaki farklılıkları sadece hakiki
değil esaslıdırlar.
Medeniyetler birbirlerinden tarih, dil, kültür, gelenek ve en mühimi
din yoluyla
farklılaşırlar." Huntıngton'un da ifade ettiği gibi çatışmalar
farklılıkların şiddeti ile
ilgili olarak meydana gelir.
Krallar, dinler, milletler ve ideolojiler arasındaki mücadeleler
tarihteki yerini
alırken kültürler arasındaki mücadele cağı da başlamış bulunmaktadır.
Diller
arasındaki mücadele ise çağdaş kültür savaşının ana eksenini meydana
getirmektedir. Türkiye acısından bu durum iki kat daha gerçektir.
"Kamusu
namus" olarak tarif eden düşünür gerçeğin özüne vurgu yapmaktadır.
Türk,
Türkiyecilik, Türkçülük ve Atatürkçülük her şeyden önce Türkçecilik
ile
mümkündür.
Babil Kulesini Yeniden İnşa Etmek
Dil birliğinin ya da dil farklılığının toplumsal sonuçlarının
neler olduğu hususu
Tevrat'ta şöyle anlatılmaktadır: "Gelin bir kent ve tepesi
gökyüzüne kadar uzanan
bir kule yapalım; yapalım ki, adımız sonsuzluğa kadar kalsın. Böylece
insanlar
insanlık olarak bir araya gelmişler, çamuru yoğurup tuğla pişirerek
ilk dev
eserlerini yatırmaya koyulmuşlardı.... Ve Tanrı, insanlık yükselip
onun, yani
Yaratanın yalnız başına egemen olduğu doruklara erişemesin diye,
bu eseri
engellemeye karar verip şöyle demişti: "Aralarında karışıklık
yaratalım, öyle ki hiç
kimse ötekinin dilini anlamasın." Yine İncil'de, insanların
nasıl ansızın, bir
gecede, ortak eserlerinin başında çalışırlarken, her birinin dili
ayrı olduğu için
birbirlerini anlamaz hale geldikleri anlatılmıştır. Birbirlerini
anlamayan insanlar,
birbirlerine öfkelenir olmuşlar, tuğlalarını, malalarını bir yana
bırakıp kavgaya
tutuşmuşlar, ardından ortak eserlerini ortada bırakıp dağılmışlardı;
her biri kendi
evine ve köyüne geri dönmüş, yalnızca kendi yurduna ve toprağına
bakar,
yalnızca kendi ülkesini ve kendi dilini sever olmuşlardır. Bütün
insanlığın ortak
eseri olan Babil Kulesi ise öylece kalmış, yıkılıp gitmiştir....
İnsanlığın birliğini
koruduğu sürece en yüksek hedeflere bile varabileceği, buna karşılık
birbirini
anlamayan, anlamak da istemeyen dillere ve uluslara ayrıldığında
yapabilecek
pek az şeyi bulunduğu düşüncesinin çok güzel bir simgesidir.
Bölücülüğün beş aşaması
Türkiye'de bölücü ve bozgunculuğu var oluş sebebi yaparak bundan
bir devlet
çıkarmaya çalışan PKK adlı terör örgütü bunu beş aşamada gerçekleştireceğini
açıkça ifade etmektedir. Bunları aşağıdaki biçimde sıralamak mümkündür:
-Kürtçe televizyon
-Özerk eğitim
-Yerinden yönetim
-Özerk yönetim
-Bağımsız devlet
PKK'nın 31.10.1990 tarihli sözüm ona 4. Kongresinde İmralı'daki
başının ağzından
sunulan "Politik Rapor"da ki şu cümleler dikkat çekicidir:
"Bağımsız bir kimlik
kazanılmamış ki, o kimliğe dayalı politikalar; dolaysıyla, kaderini
tayin hakkı,
insan hakları, kültürel haklar, siyasi haklar söz konusu edilsin...
Öncelikle
halledilmesi gereken kimlik sorunudur; kimlik savaşının kazınılmasın
gereği
birincil derecede önem kazanmaktadır. Bugün de savaşın bir boyutu
"kimlik
savaşı" olmaktadır. Bireysel düzeyden tutalım, ulusal düzeye
kadar, geliştirmeye
çalıştığımız, biraz da kazanmaya çalıştığımız ulusal kimlik ve onun
üzerinde
gelişecek toplumsal özgürlük iradesidir." Bu stratejinin gereği
olarak başvurduğu
silahlı savaşı Mehmetçik karşısında kaybeden eşkıya örgütü ve yandaşları
işi
"kimlik" ve "siyasallaşma" savaşına dökmüştür.
Kürtçe televizyon bu kimlik
kazanmada adeta çimento rolü üstlenecektir.
Türkiye Cumhuriyeti safların ve gafillerin basiretsizliklerine
kurban edilemeyecek
kadar büyük bir devlettir. Kendisini bölmeye yönelik bu stratejiyi
görmezlikten
gelemez. "Türkiye'de bazı vatandaşlarının ana dilleri ile televizyon
yayını
yapmasıyla yıkılacak kadar güçsüz müdür ki, bundan korkuluyor"
şeklindeki
yaklaşımlar da kelimenin tam anlamıyla saçmadır. Hiçbir kültür küçük
de olsa
"yakın tehdidi" göz ardı edemez. Hele hele peşinden onlarca
isteği sürükleyecek
böyle tehlikeli bir dayatmayı asla küçük göremez. Kaldı ki "Kürtçe
Televizyon"
kültürel haklar
olarak nitelenen büyük bir talepler setinin yalnızca birisidir.
Kürtçe Televizyon Türkçe'denTaviz Vermek Anlamına Gelir Benzerlikleri
göz ardı
edip, farklılıkları özendirip, geliştiren yaklaşımlar onlarca fedakarlık
sonucu inşa
edilen birlikteliğe karşı kurulmuş bir komplodur. Sosyal, kültürel,
ekonomik ve
siyasi kalkınmanın yakıtı olan istikrarı bozmak farklılıkları kışkırtan,
öven ve
ödüllendiren tutumlarla mümkündür. Kürtçe Televizyon bu anlamda
"dil
birliğini" bozmaya yönelik masum gibi görünen büyük bir tezgahtır.
Türkçe'yi
taşıyamadığınız yerlere kendi elinizle Kürtçe'yi taşımak bölücülük
ateşine benzin
dökmek anlamına gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı yapmış olan bir zatın
dahi bir
zamanlar "Kürt realitesini tanıyoruz" diye konuştuğu bir
ülke Türkiye. Silahlı bir
militan grubun baskısı ile yetkililerin o grubun davranışlarına
meşruiyet verir
gibi bir tavır içine girmesi yapılabilecek en büyük hatalardan birisiydi.
Sizin
"Avrupa Birliğinin yolu Diyarbakır'dan geçer" diyebilen
siyasetçilerinizin
bulunduğu sürece düşmana ihtiyacınız olmaz. Demek ki birilerine
göre sorun
Diyarbakır'ı memnun etmek sorunudur. Bunun anlamı da şudur: bölücülüğe
taviz
üstüne üstüne taviz. Halbuki Terör tavize doymaz. Hele hele asıl
amacı
bölücülük, yıkıcılık ve bozgunculuk olan bir terör örgütü aldığı
her taviz
karşısında daha da güçlenir. Bir terör örgütüne sizin savunduklarınızı
zaten biz
şöyle ya da böyle uygulamaya koyuyoruz anlamına gelen bir mesaj
vermek
terörü daha da azdırır. Zira tavizlerle zayıflayan sistemler, şiddetle
yıkılırlar.
Dil farklılığı hemen hemen bütün ülkeler için söz konusudur. "İdeal
olarak,
devletin sınırlarının kültürün sınırlarına denk düşmesi arzulanabilir.
Fakat
gerçeklik, öyle bir ölçüte uymaktan oldukça uzaktır.... Çağdaş devletlerin
çoğunluğu, sürekli bir dilsel azınlık sorunun bir ölçüde taşımaktadır.
Günümüzde
bu açıdan türdeş gözüken ülkelerde bile, şimdi ulusal dil diye bilinen
şeyin hep
öyle olmadığı, Paris Fransızca'sının veya Kastilya İspanyolca'sını
üst sınıf
İngilizce'sini yöresel ağızlardan üstün kılan şeyin merkezi hükümetin
gücü veya
eğitim sisteminin birliği veya aristokrasinin saygınlığının"
sağladığı çoğu kez
unutulabilmektedir.
Aynı dili paylaşmak, iletişimi kolaylaştırarak yönetimde işbirliğinin
temelini
sağlar. Bir dil kargaşası şaşkınlığa yol açar ve salt birbirini
anlamamaktan kaynaklanan uyumsuzluklar belirebilir. Türkiye gibi
dünyanın en
eski medeniyetlerinin yeşerdiği bir coğrafya üzerinde oturan bir
ülkede elbette
bir çok küçük grup vardır ve bunların ana dilleri farklıdır. Her
grubun diliyle
televizyon yayını yapmaya kalmak hem akılcı hem de doğru bir iş
değildir. Şimdi
Kürt kardeşlerimizin dili dil de, Çerkez, Gürcü, Arap, Arnavut vd.
dilleri dil değil
mi? Demek ki bunun sonu gelmez. Aslında Kürtlerin böyle bir arzusu
da yoktur.
Onlar Türkiye Cumhuriyeti içinde memur, yönetici, iş adamı ve devlet
adamı
olabilmektedirler. Bu da ancak Türkçe ile mümkün olduğuna göre onların
Kürtçe
gibi sınırlı bir coğrafyada konuşulan mahalli bir dille bir yere
varılamayacağını
bilmektedirler. Kürtçe televizyonu Avrupa Birliği ile bölücüler
istemektedir.
Onların amaçları da bellidir.
Diğer yandan dil olup-olmadığı dahi tartışılan ve onlarca farklı
şivesi olan
Kürtçe'nin hangisine itibar edilecektir. Yoksa şivesinin birisiyle
yapılacak yayın
etrafında Kürtçe'nin diğer şivelerini bir araya getirerek bir Kürtçülük
bilinci
oluşturmak Türkiye'nin işi midir?
Kürtçe Televizyon Yalnızca Toplumsal Bölünmüşlüğe Katkı Sağlar
Bir toplumun
gücü dil, din, soy, ekonomi, coğrafi zenginlik ve bütünlük ile ölçülür.
Bu faktörler
ne denli olumsuz ise toplumun yönetimi ve bütünlüğü de o denli tehdit
altındadır. Bir toplum dilleri, dinleri ve soyları farklı büyük
kitleleri bünyesinde
barındırıyorsa o toplum bölünmüş toplumdur. Büyük bir kültür içindeki
küçük
grupların din, dil ve etnik yapı bakımından farklılık arz etmeleri
o toplumun
bölünmüşlüğünü göstermez.
Bir ülkenin gerçek gücünün ölçüsü silah değil, kültürdür. Yani
diliniz ve diğer
değerleriniz ne denli geniş coğrafyalara ya da kitlelere ulaşıyorsa
o denli
güçlüsünüz demektir. Ancak dilinizi götürebildiğiniz yer vatandır.
Kürtçe Televizyon Kolaycılıktır
Siyasi ve ekonomik baskıyı kültürel taviz vererek etkisiz hale
getirmek mümkün
değildir. Kürtçe televizyon işin kolayına kaçarak düşmanın sizi
götürmek istediği
yere kendi ayaklarınızla gitmek anlamına gelmektedir. Türkçe, kabile
dilleri bir
yana Rusça gibi çok büyük kültür diline karşı bile zafer kazanması
mümkündür.
Çarların, Lenin'in, Stalin'in, Kruşcev'in dahi akla hayale gelmeyen
yok etme
planlarını aşarak Türkçe Asya'da dipdiri kalabilmiştir. Şimdi Avrupa
Birliği'ni
mutlu edebilme amacıyla Anadolu'daki Türkçe'nin sınırlarını daraltma
anlamına
gelen Kürtçe televizyondan söz etmenin kültürel bir cinayet anlamına
geldiğini
bilmem söylemeye gerek var mıdır?
Türkçe'de bir söz vardır "herkesin yorulduğu yerde han yapılmaz"
diye.
Kabilelerin, aşiretlerin ve muhtelif toplulukların ortak kültüre
bağını sağlayan
Türkçe'yi yaygınlaştırarak herkese öğretmek yerine etnografik malzeme
haline
gelmiş olan ilkel bir dille ya da dillerle yayın yapmak, aklı başında
bir politika
olamaz. Türkçe'yi vatanın her zerresinde konuşulur kılmanın yerine
onun
mahkum edilmesi anlamına gelen "Kürtçe Televizyon" Türk
kültürüne
yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır.
Orta Asya Tecrübesi
Orta Asya'da bugün doğrudan ya da dolaylı olarak Rusça'yı yenmeyi
amaçlamayan her adım boşuna sarf edilmiş emek anlamına gelmektedir.
Orta
Asya'da komünistler Türkçe'yi aştıktan sonradır ki egemenliklerini
daim
kılabilmişlerdir. İngilizlerin "böl ve yönet" politikasının
Rus versiyonu olan
"ayır-buyur" yöntemi dille başlatılmıştır. Aynen Babil
Kulesi'ndekine benzer bir
politika ile soydaş milletlerin kendi dilleri ile anlaşmasını önlemişler
ve Rusça'yla
düşünen ve yaşayan topluluklar üretmişlerdir.
Bugün dahi bu bölgede dil, din, tarih, edebiyat ve gelenek bunalımının
temelinde
büyük ölçüde Sovyet döneminde uygulanan dil politikaları vardır.
Dil, din,
gelenek, edebiyat ile tarih bir medeniyetin en büyük gücüdür. Bu
güçlere diz
çöktürülmeden bir milleti esaret altında tutmak mümkün değildir.
Ruslar bu
yüzden dil politikasına çok özel bir önem vermişlerdir. Türkçe'nin
Orta Asya'da
önemli ve kullanılan bir dil olmasını engellemişler buna karşılık
Rusça'yı
yaygınlaştırmışlardır. Rusça öğrenmeyi, iş, statü ve gurur edinmede
temel şart
olarak koymuşlardır. Rusça ile komünist ideoloji arasında kurulan
paralellik de
bu amaca yöneliktir. Kruşcev "Herkesin Rusça konuşmaya başladığı
anda,
komünizm kurulmuş olacaktır" biçimindeki sözleri bu amacı çok
açık olarak
gösterir. İkinci dünya savaşı sırasında Rusça bilmeyen askerler
yüzde yüz ölüm
hattı olan sıcak hatta yerleştirilmişlerdir. Rusça hayat kurtaran,
yer sağlayan,
statü veren, yükselten ve emretme hakkı sağlayan bir faktör olup
çıkmıştı.
Halbuki milli kimliğin oluşmasında ana dil belirleyicidir. Dil,
milliyetin özüdür.
Sovyet egemenliğinde yaşamış olan bütün halkların bugün, kendi öz
kimliklerine
ulaşmada Rusça aşılamaz bir engel gibi ortada durmaktadır.
Türkiye kendi eliyle resmi dilinin dışındaki dillerle yayınlar
yapmak suretiyle
Türkçe'yi öz yurdunda mahkum eder bir politikayı asla benimseyemez.
Etnik
farklılığı kışkırtan ve ödüllendirecek olan böyle bir anlayışın
birliğe ve bütünlüğe
bir katkısı olamayacağı ortadadır.
Kürtçe Televizyon Terörün Kültürel Kimlik Kazanması Anlamına
Gelir
Kültürün ideolojiyi yendiğini Sovyet tecrübesi ortaya koymuştur.
Rusya
Federasyonu bile komünist tecrübeden sonra yeniden Petro'nun politikasına,
Tolstoy'un kültürüne dönmüştür. Kırgızistan Manas'a, Kazakistan
Abay'a ve
Yesevi'ye dönmüştür. Terörün şiddetle yapamadığını, siyasetle ve
kültürel
mücadele ile yapmaya kalkmasından daha doğal bir olgu düşünülemez.
Her
şiddet zaten bir araçtır. Terörü örgütleyenler için asıl olan amaca
yönelik
politikaların sürdürülmesidir. Kürtçe Televizyon terörün, bölücülüğün
ve
bozgunculuğun silahla değil çağdaş ve medeni araçlarla sürdürülme
gayretidir.
Aynı amaca hizmet ettikten sonra kullanılan aracın ne önemi vardır.
Bölücülüğe
katkı sağladıktan sonra ha kalişnikof ha televizyon ne fark eder.
Devletin resmi
kanallarından Kürtçe yayın yapılması teröristlerin amacını kültürel
bir kimlikle
örtmesi anlamına gelir. Bu da teröristlere hem bir taktik kazanç
hem de bir aşama
olarak büyük bir moral destek sağlar.
Kürtçe Televizyon Düşüncesinin Arka Planını İyi Anlamak Gerek
Tek başına Türkiye'ye karşı ne Rumların Megalo İdea'sı, ne Ermenistan'ın
Büyük
Ermenistan Rüyası, ne de Kürtçülük hareketinin bağımsız devlet kurma
çabalarının bir sonuç alması mümkün değildir. Türkiye üzerine emelleri
olan
güçler bunu yalnız başına başaramayacaklarını çok iyi bildikleri
için zaman zaman
birbirleriyle ittifak içine girmektedirler. Bu anlamda Yunanistan
Türkiye'ye karşı
mücadelesinde Avrupa Birliği ve ABD'yi, Ermenistan ABD ve Avrupa
Birliğini,
Kürtçülük hareketi de bu iki büyük güç ile mümkün olan diğer ülkeleri
arkasına
alarak uluslar arası bir savaşım vermektedirler.
Avrupa'nın emperyalist kurmaylarının "kültürel haklar"
adı altında Türkiye'ye
yaptıkları dayatmaların arka planını iyi görmek gerekmektedir. Türkiye'nin
kabul
edemeyeceği şartları ileri sürerek ABD'nin baskısıyla doğrudan hayır
diyemedikleri Türkiye'nin AB'ye üyeliğine dolaylı olarak hayır demektedirler.
Avrupa Birliği'ne mevcut siyasi ve sosyal konjonktürde kısa vadede
girme
ihtimali olmayan Türkiye'nin bu konuda ısrarlı olmasının maliyeti
olarak AB
tarafından sürekli taviz içeren taleplerle karşılaşmasını kaçınılmaz
kılacaktır.
Kürtçe Televizyonun yolunu açmak için ifade edilenlerin hiçbir
temeli yoktur
Devletin ve milletin gücünü kendi gücü olarak gören bazı kurum ve
kuruluşların
dar bir bakış acısıyla Kürtçe Televizyon savunucusu bir tavır içine
girdikleri
üzüntüyle görülmektedir. Bir yerlere mesaj vermek amacıyla yapılan
bu
beyanların bilimsel ve siyasal tutarlılığı yoktur. Eğer gerek görülüyorsa,
propaganda maksatlı bir Kürtçe televizyonun kurulması için yasal
bir tavır
geliştirmeye de gerek yoktur. MED TV. Nasıl kurulmuşsa onunla aynı
yöntemleri
kullanan bir başka televizyon ilgililer tarafından aynı yörelerde
kurulabilir. Kürtçe
televizyon Türkçe'yi konuşamayan vatandaşlarımızın Türkçe öğrenmeye
olan
ihtiyacını azaltacaktır. Televizyonu Kürtçe olan insanlar dönüp
ardından
"eğitimimiz niye Kürtçe değil" dediklerinde verilecek
cevap bulunamaz.
Sonuç
Sonuç olarak söylediklerimizin özünü dört başlık altında toplayabiliriz:
1. Biz çocukluğumuzda "Nevruz" diye bir bayramdan haberdar
değildik.
Türkiye'de uzun yıllar halkın bayramı ile devletin bayramı ayrı
ayrı idi. Halka
tepeden bakanlar, halkın gelenek, görenek, töre, inanç ve ananelerine
de saygı
göstermemişlerdi. Bu yüzden de halkın folklörü, hayat tarzı ve değer
yargıları
yıllarca ihmal ve inkar edilmişti. Bu inkardan "nevruz"
bayram ve kutlamaları da
nasibini almıştır. Nevruz konusundaki bu tavır Türkiye'ye karşı
bütün Türklük
düşmanlarının ortak organizasyonu ile ortaya çıkan bölücü örgütün
Nevruzu
istismar etmesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Bayramı siyasallaştırarak
etnik bir
topluluğa ait sosyal bilinçmiş gibi ortaya koyan bu örgüte karşı
siyasiler bütün
Türk Dünyasının bayramı olan Nevruzu nihayet resmi bayram olarak
kutlamaya
başladılar. Bölücü örgütün istismarına karşı kendi öz bayramını
yeniden devlet
himayesine alan bir tepki anlayışı son derece yanlıştır. Bu tepki
politikası son
zamanlarda PKK'nın elindeki oyuncakları bir bir elinden almaya dönüşmüştür.
Bugün Kürtçe televizyon da MED TV'ye karşı bir alternatif olarak
görülüyor ki
bu -yukarıda yapılan açıklamalardan anlaşılacağı gibi- yanlış olmanın
ötesinde
gaflettir. Türkiye Ege'de Yunan'ın attığı adıma, ABD Senatosunda
Ermeni'nin ileri
sürdüğü teze, dağdaki eşkıyanın taarruzlarına yalnızca tepki veren
bir
görüntüden kurtulmalıdır.
2. Siyasi ve askeri mücadelelerin kültür mücadelesine dönüştüğü
bir cağda
yaşıyoruz. Mücadele bugün dağdaki teröristle güvenlik güçleri arasında
yapılır
olmaktan çıkmış, stüdyodaki programcılar, yayındaki gazeteler, sanal
dünyadaki
web siteleri arasına kaymıştır. Yani silahla değil kalemle, propaganda
ile, ikna ile,
manipülasyon ile iç ve dış kamu oyunu etkileme gayretlerine dönüşmüştür.
Görünen o ki mücadelenin bu boyutu Türkiye'de yeterince anlaşılmamıştır.
Sözlükler arası mücadeleyi önemsemeyen bir halkın kimliği ve kişiliği
kaybolup
gidecektir. 21 Asrı Türk Asrı yapmanın yolu öncelikle 21. Asrı Türkçe'nin
asrı
yapmaktan geçmektedir. Bu da herhalde Türkçe'yi İngilizce karşısında
mahkum
ettirerek ya da Türkçe'nin etki alanını daraltmak suretiyle olacak
şey değildir. Her
Türk'ün görevi öncelikle Türkçe'yi daha geniş bir coğrafyada konuşulur
hale
getirmek olmalıdır. Bu alanda, temel amaca hizmet etmeyen hiçbir
görüşün
geçerliliği olamaz.
3. PKK'nın propaganda makinesi Avrupa, Amerika ve Rusya'da Türkiye
Cumhuriyeti'ni mahkum ettirecek kadar etkin ise birileri bir yerde
yanlış yapıyor
demektir. Devletin en stratejik makamlarını işgal edenlerin dahi
gündemini
"Kürtçe televizyon" safsatası meşgul ediyor olması bunun
nedeni yeterince
açıklamıyor mu?
4. Türkiye'ye bir dolaylı güvenlik stratejisi gereklidir. Dolaylı
güvenlik
stratejisinin temeli de dile dayandırılmalıdır. Türkçe'nin her araç,
yol ve yöntem
kullanılarak daha büyük alanlarda konuşulur ve yaşar bir dil haline
getirilmesi
dolaylı güvenlik stratejisinin omurgasının oluşturmalıdır. Bu strateji
uzun vadede
askerin ve silahın yapamadığını kültürle gerçekleştirme esasına
dayandırılmalıdır.
Bu anlamda Türk Dünyası, yeni dünyada ki sarsılmaz yerini kültürel
ve felsefi
gücü sayesinde alacağını herkes artık anlamalıdır. Türk kültürünün
yayıldığı
alanın genişliği ve çeşitliliği milletin gücünün işaretidir. Asya-Avrupa-Afrika
üçgeninde egemen olan Türk kültürünü yaygınlaştırma, araştırma,
geliştirme,
tanıtma ve teşvik etmeyi; dolaylı bir güvenlik stratejisi olarak
benimsemek
gerekmektedir.
Özcan Y. - 19 Aralık 2000
|