|
Yaşatmak
İçin Ölen Bir Kahraman;
ÖMER UYAN

Derinlerden gelen bir iniltiyle uykudan fırlamıştım... Arkadaşım
bana sesleniyordu:
-Hoca ! kalksana biraz rahatsızlandım da... Diyordu arkadaşım.
Titreyerek kalktım, buz gibi hava beni kaskatı yapmış, Gaziantep
cezaevinin demirden ve betondan ibaret bu 12 numaralı hücresi adeta
ölüm evine dönmüştü.
Ben uyku sersemi kendime gelmeye çalışırken, yanımızdaki hücreden
gelen sabah ezanı içimi biraz ısıtmış ve bir hamlede arkadaşımın
yanına varmıştım. Durumu çok ağırdı sedece inliyordu. Onu hemen
kucağıma alıp demir kapıyı tekmelemeye başladım, bir yandanda avazım
çıktığı kadar,
-Gardiyaaaaaaan... diye bağırıyordum. Sabah namazını eda etmek
için zaten uyanmış olan arkadaşlarda konuyu hemen kavradılar ve
onlarda kapılara vurmaya, bağırıp, çağırmaya başladılar. Cezaevi
maltasını korkunç bir gürültü kaplamıştı.
1987 yılının bu soğuk kışı zaten çok ağır geçiyordu. Biz ülkücüler,
bu 600 kişilik özeltip (hücre) cezaevinde sadece 13 kişiydik, ikişer
ve üçer kişilik hücrelerde kalıyorduk. Daha önceleri hücrelerimizi
bile birbirinden uzaklarda tutarken ölüm orucu ve diğer direnişlerimiz
sayesinde hiç olmazsa hücrelerimizi yanyana getirtmiştik. Aramızdaki
dayanışma bu satırlara sığmayacak kadar güçlü ve o kadar sarsılmazdı
ki, biz onüç değil sanki bir kişi sanki bir can'dık. Üçyüz
kişi civarında, şer örgütlerine mensup kişilerde bu cezaevinde bulunuyordu,
ancak hapishaneyi ortadan ikiye bölüp bizleri karşılaştırmamaya
özen gösterdiler. Koca hapishane biz onüç kişiye kalmıştı adeta.
İdareye karşı sert direnişlerimizde sonuç almış, sözde ıslah olmayanları
buraya sevkedip, işbirlikçi, çıkarcı ve fırsatçı ülkücü tipi oluşturmaya
çalışan yönetim, hayal kırıklığına uğramıştı. İşkence ve zulum bu
bir avuç ülkücüyü yıldıramamış, tam aksine kurşun gibi karşılarına
çıkarmıştır. Zulüm yönetimi hemen taktik değiştirip, bu sefer nimetlere
boğmaya başladılar bizleri, böylece ta Mamak cezaevinde başlayan
tretman planı her platformda denenmeye çalışılıyor ancak herseferinde
ülkücülerin zaferiyle son buluyordu.
Cuntacı Kenan Evren, ülkücü kıyımı başlattığında, bu tretman planını
uygulamak istemiş ancak neticede bu metod Mamakta ve diğer hapishanelerde
tam bir fiyaskoya dönüşmüştür. Bizde, Bartın cezaevinden iki kişi
bu sebeple (ıslah projesi), Gaziantep cezaevine sevkedilmiştik.
Diğer arkadaşlarda Çanakkale ve Bursa'dan gelmişlerdi. Biz bu tip
sevklere paket servis derdik. Yani üstünü bile giyemeden bazen eşorfmanla
bile zinciri vurup ring'e (cezaevi aracı) atarlardı. Genelde idari
binaya binbir yalanla çağırıp, entrika ve düzenbazlıkla bizleri
tuzağa düşürürlerdi. Çünkü koğuştan alıp götürmek hiçde kolay olmazdı
onlar için. Hatta bazen imkansızdı. İdarenin bu karmaşık görünen
oyunlarını çözmek bizim için pekte zor olmuyordu. Bu ve diğer oyunlarına
yabancı değildik. Çünkü aynı oyunlar, değişik sahnelerde aynı seneryolarla
sergileniyordu. Sağmalcılar da 1978 yılında başlayan hapishane günleri,
bizde derin bir önsezi geliştirmişti. Gaziantep hücretipi cezaevide
bu amaçlar için hazırlanmış ve uzmanlardan oluşan bir idari kadro
meydana getirilmişti. Bu kadroda pedegoji ve psikoloji uzmanlarının
yanında, şehrin müftüsüde dahil bir din ilimleri ekibide bulunuyordu.
Çeşitli cezaevlerinde, bugün bile izlerini taşıdığımız işkence ve
zulümle ikna edemedikleri bizleri, bu toplama ekiple, sisteme yalaka
yapmanın hesapları içinde olan idare, gene hayal kırıklığına uğramıştı.
Çünkü yanımıza gelen eğitmenler, bizlerdeki davranış biçiminin tesirinde
kalıyorlar bunuda samimiyetle itiraf ediyorlardı.Yunus'un dediği
gibi
" hergün yeniden doğarız, bizden kim usanası "
Bu eğitmenler bizlerin yanında birer talebe olmuşlar kimi bizlerden
yabancı dil öğreniyor, kimi psikoloji kitaplarında olmayan davranış
biçimlerini burada görüp, bunlardan tez hazırlıyordu. Çünkü
" ben ölsem ne gam, milletim yaşasın "
diyen ve yaşatmak için ölen vatan evlatlarını burada tanımışlardı.
Her gün yanımıza gelen bu ekip akşamlara kadar bizlerin yanında,
yusufiyede, Mevlana'nın dediği gibi, ateşi seyrederken ateş olmuşlardı.
Hep beraber yanıyorduk.
İşte o kış günü hücrede bana seslenen arkadaşımda Tokat doğumlu
Ömer Uyan 'dı. Kendisini, şer örgütlerinin iftiralarıyla,
hapishanede bulmuş... 2 kasım 1978 yılında da, Sağmalcılar Cezaevinden
birlikte firar etmiştik. 1978 kasım ayında kader birliği ettiğim
90 kilo ve 1.90 boyunda olan arkadaşım, dokuz sene sonra burada
karşıma 35 kilo olarak çıkmıştı. Gerçi, firardan sonra yakalanan
Ömer Uyan çok ağır işkenceler görmüştü ve biz bu haberleri herzaman
kolaylıkla elde ederdik. O dönem ülkücüler hele taşmedresede olanlar
hepsi birbirini tanır ve yakından ilgilenirdi. Ömer Uyan'da bu
zulüm çemberinin tam ortasına düşmüş, tırnakları sökülmüş, kaburgaları
kırılmıştı. Burada işkencecileri tarif etmek bir anlam ifade
etmez zannederim. Çünkü zulum tek cephe, zalimler tek millettir.
Hiç bir zulüm payidar olamaz, sonu hüsran, sonu pişmanlık, sonu
perişanlıktır. Ömer Uyan buraya geldiğinde gözlerime inanamadım,
o kapılardan sığmayan adam biravuç kalmıştı. Hastahaneye gitmek
istemezdi:
-Öleceksem sizin yanınızda öleyim.derdi. Çünkü hastahanede de ayrı
bir işkence vardı ve tek başına Ömer bunlardan bıkmıştı. Ömer'e
her hafta bir hücre bakardı. Biz bu kararı alırken başta Veli Can
olmak üzere bütün arkadaşlar gönüllü olarak o'na refekat etmek istemişler,
ancak biz Ömer'in bakımını haftalara bölmüştük. Böylece o hafta
da sıra bize gelmiş ve o'nun bakımını yapmaya çalışıyorduk. İğnelerini
dezenfekte etmek için, gazete kağıtlarını yakıp suda kaynatıyorduk.
Bir taraftan ayaklarına çok hafif masajlar yapar, onu ıslak bezlerle
silerek bir nevi banyo yaptırırdık. Hatta benim parmaklarımın hafif
dokunuşu bile ona acı verir ve bu sebepten, hücremizin üçüncü sakini
Mustafa'nın masaj yapmasını isterdi. Mustafa Kayıcıoğlu biraz
daha hafif olan elleriyle saatlarca onun ayaklarını ovalar bir nebze
olsun acısını dindirmeye uğraşır, ona bıkmadan usanmadan güzel şeyler
anlatır hayata bağlamaya çalışırdı. Ömer bedenen çökmüştü ama zihni
ve şuuru berrak, hafızası açıktı. Hatta bazen bizim hatırlamadığımız
isimleri bizlere söyler beni hayrete düşürürdü. Hergün bir iki dişini
kaybediyor adeta vücudun organları parça parça onu terkediyordu.
Çok yemek yiyordu, bizde yemeğimizi o na ayırır bir iki lokmayla
hayatımızı idameye çalışırdık. Bu arada idareden Ömer için talep
ettiğimiz malzemeler verilmemiş bir demir kaşık bile çok görülmüştü.
Tahta kaşıkla onu beslemek zor oluyordu çünkü ağzı tam açılmıyor
ve demir kaşık bizim için çok ehemmiyet kazanıyordu. Son çare olarak,
ihtilal öncesi ülkücü olduğu söylenen cezaevi ikinci müdürü Recep'i
çağırmıştım. Hiç olmazsa iğneleri dezenfekte için bir gazocağı ve
bir demir kaşık. Ama o isteklerimizi geri çevirdi ve buranın özel
cezaevi olduğunu kurallara uyması gerektiğini söyledi. Fakat kurallara
uymak o na neye malolacaktı, bir ay bile geçmeden öğrenecek ama
artık fayda etmeyecekti. Biz Mustafa'yla nöbetleşe uyuyorduk onada
uyku denirse tabi, çünkü oturarak kafamızı duvara yaslar, Ömer'in
başında öylece beklerdik. O belli belirsiz vakitte gözünü açar su
ister, birşeyler anlatırdı, adeta zaman kavramı karman çorman olmuş,
gecemiz gündüzümüz biribirine karışmıştı.
İşte o cuma sabahı da böyle karmaşık duygular içinde kendimden
geçmiş kapıları tekmeliyordum. 'Ömer Uyan' kucağımda, "sakin
ol" diyordu bana. Bir tarafta Mustafa kapıyı kırmaya çalışıyor,
diğer hücrelerdeki arkadaşların bağırtıları hapishaneyi sallıyordu.
-Doktooooooooor ! -Gardiyaaaaaaan ! -Kimse yok muuu !
Evet kimse yoktu, hiçkimse. Sadece O vardı. Bizler önce yokluğu
bilseydik varlık bizim olurdu. Ömer başını omuzuma yaslamış fısıltılı
bir sesle;
-Çok Çok selam de, diyordu.
-Aman Ömer daha çok işimiz var, dedim. Sen demezmiydin, işimiz
var diye...
-Bu sefer tamam, dedi Ömer. Arkadaşlar hakkını helal etsin.Bu an
vuslat anıdır. Benim hakkım hepinize helal olsun. " Eşhedü
enla ilahe illallah ve eşhadü enna Muhammeden abduhu va rasuluhu
" Gülümsedi ve gözlerini kapattı. Adeta yüzünde güller açmıştı,
sanki masmavi gökyüzünün altında, yeşillikler içinde koşuyor özgürlüğün
derin vadilerinde bize el sallıyordu. Aman rabbim, sanki Ömer kollarımın
arasından süzülüp esaretin ötelerine uçmuş, adeta bize "üzülmeyin,
bakın ben kurtuldum, sakın üzülmeyin" diyordu. Dışarıdan gelen
ayak sesleriyle kendime geldim, kapımız açılıyordu;
-Ambulans hazır, diyordu kapıyı açan gardiyanlar. Genede son bir
ümitle Ömer'i hastahaneye gönderelim derken bu seferde gardiyanlar;
-Ambülansa kadar Mustafa götürsün, sen firar mirar edersin
aman, diyorlardı. Ömer'in hatırına onuda kabul ettik ve Mustafa,
kucağına aldı onu süratle kapıya kadar götürdü. Ama artık herşey
tamamdı. O, Rabbinin katında Şehitler mahfilinde yerini almış, benim
kucağımda son nefesini verirken bile, arkadaşlarını düşünmüş "sakın
taşkınlık yapmayın" diyerek, fedakarlığın abidesini dikmiştir.
Bizler çıldırmış gibiydik;
-Savcı hesap ver, müdür hesap ver, diye bağırıyorduk. İki üç gün
kimseler bizim bölüme giremedi. Ne sayım alabiliyorlar nede içeri
girebiliyorlardı. Bu arada savcı Celalettin istifa edip kaçmıştı.
Ancak, 2.müdür Recep bir ay kadar sonra bu bedeli çok ağır ödeyecek.
Ve "zulüm asla payidar olamaz" ilkesi bir kere daha işleyecekti...
Yusuf Ziya ARPACIK
|