- İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

 

BEN ÜLKÜCÜ DEĞİLİM...

Ailem, Almanya’da işçi idi. Bir süre önce Türkiye’ye temelli dönmüştük.
Henüz, kavga etmeyi ve de küfürlü konuşmayı bilmiyordum. Yeni başladığım
okulda, daha ilk hafta 5-6 kişilik bir çeteden, merkep ağaca çıkana kadar
dayak yedim. Demek ki, benim ülkemde tırsaklığa öyle ya da böyle yer yoktu,
hayata dair ilk dersimi almıştım... Hemen sırtımı dayayabileceğim ve
gerektiğinde bana cesaret verecek bir yer arayışım, daha da önemlisi
yaşadığım toplumda varlığımı manalı bir şekilde sürdürmek isteğim beni adres
arayışına itmişti.

Bulduğum ilk adres Ülkücü arkadaşlar oldu. Ama, kısa bir süre sonra anladım
ki, onlar da benim gibi sırf bu saydığım sebeplerden dolayı bu adreste
bulunan ve kendilerini Ülkücü diye tanıtan arkadaşlardı. Ülkücülük o kadar
dar manalı ve basitti ki… Mesela, çıkarlarımıza (?) ters düşen herkes
gomonistdi. Tesbih taşımak ve takım elbise giymek gibi kot pantolon ve beyaz
çorap giymemek de o kesinlikte Ülkücülüğün bir gereği idi. Arada sırada Ülkü
Ocağı’na uğrar, ortalıkta gözükür giderdik. Bu, manevi kaydımız silinmesin
diye yoklamaya katılmak gibi bir şeydi bizim için.

Aradan aylar yıllar geçmişti... Birgün Ocak’ta Bursa Özel Tip Cezaevi’ne
ziyarete gidileceği, gelmek isteyenlerin de isimlerini yazdırması gerektiği
söylendi. “Niye gidiyoruz..?” diye sorduğumda “12 Eylül mahkumu
ağabeylerimizi ziyaret edeceğiz” dediler. Bu benim için iyi bir fırsattı.
Çünkü, mahkum, şehit, hapishane, özel tip, idam vs.. gibi kelimeler Ülkücü
jargonunda acayip prim yapıyordu. Bu gezi, benim için büyük bir sıçrayış
olacaktı.

22 Nisan sabahı yola çıktık. İlkbaharın güzelliği Bursa’nın yeşili ile
bütünleşmiş, beni de büyülemişti. Ruhum bir anlamda dinlenmiş ve durulmuş
olarak Bursa’ya girmiştim.
Ertesi gün açık ziyaret olacaktı. Gruplara ayrıldık. Herkese, kimin ismini
vererek içeri gireceği söylendi. Bana da, Aydın ağabeyin ismi verildi.

Taş medresenin yoluna girdiğimizde tel örgüler, nöbetçi kulubeleri ve
yüksek beton duvarlar seçilmeye baslamıştı. Otobüslerden inip içeri girmek
için sıraya dizildik. Yavaş yavaş içeri alınıyorduk. En ücra(!) yerimize
kadar arandık. Kimlikler girişte bırakıldı, isimler verildi ve neticede
içerideydik. Ne yapacağımı bilmez bir halde şaşkın şaşkın dolaşırken “Reis”
yanıma gelerek “gel, hemşehrin ile tanış” dedi ve beni Aydın ağabeyin yanına
götürdü. Nasıl oldu anlayamadım, sanki yıllardır hasretliği kalplerinde
taşıyan iki eski dost gibi güzel bir tevafuk sonucu Üsküdar’lı hemşehrim
olan Aydın ağabey ile kucaklaştık. Uzun uzun sohbet ettik. Daha doğrusu o
anlattı ben dinledim. Dağarcığımdaki kelime ve kavramlar onun sohbetine
mukabele edecek durumda değildi. Ama bu ses, her taraftan beynimi sarmış ve
silkeliyor gibiydi. Bana Üsküdar’ı soruyor, ben anlatıyordum... O da
anılarında buğulanmaya başlamış Üsküdar’ı yeniden hayal etmeye çalışıyordu.
Üsküdar’ı unutmamıştı. Aileler gelmeye başlayınca izin alıp Aydın ağabeyin
yanından ayrıldım. Hücre tipi küçük koğuşların sıralandığı koridorda
rastgele yürümeye başladım.

İnsanlar bir hücrenin önüne yığılmışlardı. Merakla aralarına sokuldum.
İçeride, Kürşad gibi uzun saçlı ve uzun sakallı birisi vardı. Hararetli bir
konuşma yapıyordu. Adları bile bilinmeyen, unutulmuş yüzlerce Ülkücü
şehitten bahsediyor, onların hayatta iken verdikleri mücadeleri anlatıyordu.
Bu kutlu dava için verilen her savaşta şehitlerin ruhlarının da bizimle
beraber olduğunu haykırıyordu. Bazı şehitlerimizle olan ibretli anılarını
anlatıyor ve bu arada gözpınarlarından süzülen damlaları gizlemeye
çalışıyordu. Sesi ara ara titriyor, bazen de kelimeler boğazında
düğümleniyordu. Aralardan hücrenin içine doğru sokulmaya çalıştım. Beni
gören “Reis”, seslenerek içeri davet edince, konuşması biten bu ağabey
ile tanışma fırsatı da bulmuş oldum.

Korkunç bir şekilde etkilenmiştim, hak adına haksizlıkla mücadele verenlerin, bu uğurda diyet ödeyenlerin karşısındaydım ve istikbalim icin, ozlemlerim icin ben de bir şeyler yapmalıydım... O an anladım ki pis rahatlık hepimizi uyuşturuyor ve bencilleştiriyordu. Ve o gün ilk defa bütün benliğimi sarsan bir iç hesaplaşma ile kendi kendimi
azarladım. “Evet, BEN ÜLKÜCÜ DEĞİLİM, olamam da! Çünkü, imanım zayıf,
özgüvenim az ve terkedemeyeceğim “pis ve kokuşmuş” bir rahatlığa sahibim.
Daha cezaevinden çıkmadan, ilk terketmem gerekenin bu pis rahatımın olduğuna
karar verdim. Ziyaret bitti, Yusufiyelilerle kucaklaştık ve bir sonraki
açık ziyarette tekrar görüşmek üzere vedalaştık...

Cezaevinden çıkarken dış avluda iç sayım bahanesi ile tacize uğradık.
Ağabeylerimize zulmettikleri yetmiyormuş gibi bir de bizi taciz etmek ha..!
Sessiz kalabalık hemen sesli protestoya geçerek marşlar söylemeye başladı.
Sesimizi bütün dünyaya duyurmak istercesine haykırıyorduk. Bu arada,
askerler coplara sarılıp üzerimize saldırdılar. Aramızda bulunan bazı
büyüklerimiz ise askerlerin bu tutumlarından vazgeçmeleri için subaylarla
konuşuyorlardı.

İşte o an... artık o pis rahatlığı terk etmenin zamanıydı... “Reis” ile
gözgöze geldik. Bakışlarımız planımızı anlatıyordu. Cezaevi savcısının,
duvara çıkıp ziyaretçi topluluğuna marş söyletmek isteyenleri askerlerin
coplayarak aşağı indirmelerini zevkle seyredişi beni kahrediyordu. Hemen tam
ters istikamette, nöbetçi kulubesinin altında bulunan yüksek duvara
tırmanmaya başladım. Nöbetçi askerin beni fark ederek “dur!” ihtarı
vermesine aldırmadan tırmanıyordum. 3-4 metre yükseklikteki duvarın üstüne
çıkmıştım. Sağ yumruğumu sıkarak haykırmaya başladım!

Zindan da Bozkurt erler,
Zindan da Bozkurt erler,
Çakallar neden hürler?
Korksunlar diktatörler,
Ülkücü derler bize!


Bu arada camdan bakan savcı ile gözgöze geldim. Bu hain bakışlara inat marşa
hep bir ağızdan devam ettik. Bir süre sonra askerler beni alaşağı ettiler.
Ve orada sırtıma inen copların verdiği acı, o güne kadar omuzuma yük olan
günahlarıma kefaret oldu. Ülküdaşlarım kurdukları etten koridorla beni
ellerinde taşıyarak dışarı çıkarmışlar. Saatler sonra kendime geldim.
Bursa’dan çıkarken arkamda pis rahatlığımı bırakmıştım

Yaşasın kırılan miskinlik zincirleri!!!

Muzaffer AYDIN
Kanada


TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN