- İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

 

MİLLÎ GÜÇLERİN “DIŞARIDAN” KUŞATILMASI
Hüseyin MÜMTAZ

Ilk olarak, birakiniz güvenoyunu, bakanlar kurulu kurulmadan,
milletvekilleri yemin bile etmeden Tayyip’in son derece hizli bir biçimde
Avrupa baskentlerini dolasmasinin nedenlerini dogru degerlendirmek gerek.
1. Hep söylüyoruz; Akepe Le Pen-Heider kompleksiyle malûl oldugu için, AB de
hep “seçimlerden çikacak hükümetin sekline bakacagiz” seklinde bilmem
kaçinci ön kosulu koydugu için yeni iktidar her seyden önce “dis güçler
tarafindan” taninmak, onlarin nezdinde bir anlamda aklanmak istedi.

2. Seçimi kazanir kazanmaz “Tam bagimsizlik” yerine “Nato’ya, Cento’ya
bagliyiz” örnegindeki gibi “IMF, Dünya Bankasi ve AB’ye bagliyiz. Hâttâ AB
üyeligi her seyin önünde, bu konuda her türlü tâvizi verebiliriz” politikasi
deklare ettikleri için samimiyetlerini göstermek istediler.

3. Ve nihayet en önemlisi; karsilarinda bulunan a) Milletin % 65’ini ve b)
Dinamik güçlerin geleneksel muhalefetini ikna edecekleri dis kamuoyu ile
kusatmak, direncini kirmak, etkilemek için ise disaridan basladilar.

Böylece içeride, “Siz kim oluyorsunuz, dünya arkamizda, bizi destekliyor”
izlenimi yaratmalari kolaylasacakti.

Bu; Kibris ve AGSP gibi egemenligimizi dogrudan ilgilendiren çok kiymetli
iki mücevher, Tayyip’in-Akepe’nin aklanmasi ugruna ve bir tasra esnafi
zihniyetiyle son derece ucuza elden çikarilmak istenmesi demektir.

Kibris yok pahasina satilmaktadir.

Üzerinde Genel Baskanliktan baska bir sifati olmayan, bütün devlet
tecrübesi “Millî Görüs” isigi altinda ve Erbakan ögretisiyle Belediye
Baskanligi yapmaktan ibaret olan Tayyip, hükümet içeride dururken “paralel
bir iki baslilik” veya “velayet vesayet altindaki hükümet” yahut ”güç bende”
görüntüsünü özellikle verebilmek için dis politikayi disarida olusturdu.
Keskin dis politik virajlar içeride yeterince tartisilip olgunlastirilmadan
önce yabancilarla tartisildi, kapali kapilar ardinda taniksiz tutanaksiz, en
önemlisi devletin kayitlarina geçmeyen görüsmeler yapildi ve böylelikle
“yeni politika” içeride “millî bilinçte-millî düzeyde” olusturulmadan
disarida yabancilarin isbirligi ile kotarilip Türkiye’ye tasindi.

Bunlar yapilirken Vatikan’in yanbasinda Katolik nikâh istemeler, Ramazan’da
ögle yemegi yemelerden çekinilmedi.

Frankfurter Allgemaine Zeitung’un (7 Kasim 2002) ''pragmatik, kiskirtici ve
tasrali'' tesbitinden sonra Yunan gazetelerinin 19 Kasim 2002 tarihli su
benzetmelerine de katlanilmak zorunda kalindi:

“Light Islâmci Ramazan’da yemek yedi”. (Ta Nea.)

“Euro-Dogan”. (Eleftrotiphiya)

“Domuza saygili” (Apoyevmatini)

Dogru mu?

RTE Simitis’e Yunanca “Efharisto poli” diye de tesekkür etmis.

Bunun, Cem’in Papandreu ile Sirtaki oynamasindan ne farki vardir?

Tesekkür’ün, hem de Yunanca’si neyin karsiligi yapilmistir? Girit’in Hanya
sehrinde, bölgenin en iyi korunan Osmanli dönemi eserlerinden olan “Büyük
Cami”nin, Fragadiakis Periklis adli bir Yunanli tarafindan evine kaçak kat
yapilirken hem de gündüz gözüyle ve herkesin gözü önünde sadece bir ay önce
yikilmasi karsiligi midir bu “Efharisto”?

Yoksa bu Efharisto’nun “poli”si Simitis’in; kit’a sahanligi konusunda
Türkiye’yi uluslar arasi hukuka uymamakla suçlamasinin mi karsiligidir?

Bu suçlama karsisinda, “hava bozulmasin” diye mi, ayni Erbakan’in, Libya’da
bir çöl bedevisinin çadirinda havaya baktigi gibi ses çikarilmadan mahcup
bir tavirla “yere bakilmistir”?

Yikilan camiye ragmen yapilan tesekkür ve bu sessizlik Simitis’in;
“Kibris’ta artik Attila yok Erdogan var” jesti üzerine mi korunmustur?

Bir günde öyle hem Attilâ’nin, hem Atatürk’ün yerine geçmek bu kadar kolay
midir?

Türk tarihine bu kadar mi uzaktir “Recep Tayip Erdogan”?

Belçika modeli ile baslayan gaflar-yikilan çamlar dizisi “Öncelik AB’de,
Türkiye ile beraber Kibris’a da tarih verilmeli” ile devam etti; Kibris
konusunda “garantör” ülke olan Yunanistan’da Yunanistan Basbakani Kostas
Simitis’le ve Disisleri Bakani Yorgos Papandreu ile yapilan toplantiya
sadece Yasar Yakis’in alinmasi dikkat çekti. Türk-Yunan iliskilerinde uzman
olan ve bu konularda yillardir diplomatik düzeyde mücadele veren Türkiye’nin
Atina Büyükelçisi Yigit Alpogan’in yani sira Yunanistan konularinda uzman
olan ve Disisleri Bakanligi Türkiye-Yunanistan Masasi sorumlusu Baki Ilkin
ile Müstesar Yardimcisi Akin Alptuna’nin ellerinde doküman ve belgeleriyle
görüsme odasinin disinda kalmalari, “saskinlik” yaratti.

Yunan basinina dörtlü toplanti olarak geçen görüsmenin basina kapali
yapilmasi ayrica dikkat çekti. 1 saat 45 dakika süren görüsme, kayda geçmedi
ve tutanaklara kaydedilmedi.

Atatürk’ün dogdugu cografyada, Atatürk’ün kemiklerinin inanilmaz bir
pervasizlikla sizlatilmasina bile cüret edildi.

Tayyip Simitis’i Venizelosa, kendisini de fütursuzca Atatürk’e benzetti.

Mangalda kül birakmayan “Atatürkçü” basin, “Atatürkçü” STÖ’ler ve özellikle
ADD dut yemis bülbül kesildi.

Almanya’da Schröder görüsmesi de “sisler bulvarinda” gerçeklestirildi. Alman
Hükümet Sözcüsü Bela Anda, “Erdogan'in, Schröder ile yaptigi görüsmenin
içeriginin gizli kalmasini istedigini” söyledi. Anda, Erdogan-Schröder
görüsmesinde Türkiye'deki Alman vakif temsilcilerinin yargilanma sürecinin
de ele alindigini, ancak gizlilik nedeniyle bu konuda bilgi veremeyecegini
belirtti.

Nihayet “diger garantör ülke” olan Ingiltere’de Blair ile “basbasa” ve yine
tutanaksiz yapilan bir görüsmeden sonra gerçeklestirilen basin toplantisinda
sarf edilen “Kibris, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikalari ve Avrupa
Birligi üyeligi konularinin bugüne kadar birbiriyle ilintili olmadigini
göstermek yanlisti. Gerçekçi degildi. Bugüne kadar bu politikanin
uygulanmasi basimizi kuma sokmak anlamina geliyordu” ifadesi, keskin virajin
doruk noktasini teskil etti.

Fakat Akepe Genel Baskani bunu nedense kendi bulusu, büyük kesfi gibi takdim
etti.

Halbuki Kasim ayinin 14’ünde, Türkiye’de o an baska bir hükümet olmasina
ragmen “kendisinin” davetlisi olarak Türkiye’ye gelen ve mevcut hükümetle
görüsme geregi duymadan sadece Tayyip’le görüsen “AB Ortak Dis Politika ve
Güvenlik Temsilcisi” Javier Solana Ankara’dan siyasi kararlilik
beklediklerini ifade ettikten sonra, “Kibris sorunu ve AGSP çerçevesinde
kurulacak Avrupa Ordusu ile Türkiye’nin AB’ye üyeliginin baglantili
oldugunu” ifade etmisti. (Radikal 15 Kasim 2002)

Bu konularda atilan adimlarin Türkiye’ye müzakere tarihi getirecegini imâ
eden Solana “Akepe liderinin çok zeki ve isini iyi bilen bir politikaci”
oldugunu eklemisti.

Akepe Genel Baskani’nin Solana’dan hayli etkilendigi anlasiliyor.
Öyle etkilenmis ki, Solana’nin fikirlerini alip kendi fikirleri imis gibi
satma becerisi gösteriyor.
Hâttâ Solana, sonradan Tayyip’in Kibris politikasina isik tutacak su kopyayi
da vermisti: “Kibris gibi 40 yildir çözülemeyen bir konunun 30 günde
çözülmesini beklemiyoruz. Ama siyasi kararlilik oldugu sürece bunun mümkün
oldugunu biliyoruz. Sizden bunu bekliyoruz”.

Akepe Genel Baskani’nin Londra çikisina “düzeltme” vakit geçirmeden
Ankara’dan, Basbakan Gül’den geldi; Gül “AGSP, Kibris, AB birbirinden ayri
gibi gözükseler de iliskili konular ama bunlari pazarlik konusu
yapmayacagiz” gibi her iki tarafa da çekilebilecek bir lâf söyledi.

Fakat Tayyip Londra’da “Siz tarih verin, Kibris isi kolay” demisti bir kere.

Ayni sekilde Disisleri bakani Yakis da, AB’den tarih alinabilmesi ugruna
Kibris’ta tâviz verilebilecegini ifade etmisti.

Dikkat buyurun AB üyeliginin gerçeklesmesi ugruna degil, sadece tarih, hâttâ
“tarih için tarih” ugruna..

O halde önce su Kibris-AGSP ve AB üçlü paketinin ne oldugu üzerinde duralim.
Hep söyleyegeldigimiz gibi Kibris anlasmazligina son dönemde iki olay
damgasini vurmustur;

1. 1995 Gümrük Birligi Anlasmasi;

2. 1999 Helsinki Senedi. 1995’te AB’ye giris olarak takdim edilen, aslinda
Türk ekonomisinin tek tarafli AB’ye teslimi demek olan Gümrük Birligi’nin
imzalanmasini Yunanistan önce veto edecegini duyurdu. Bu danisikli dövüse
âlet olan AB ülkeleri el altindan “Kibris’ta ilerleme” olmasi gerektigini
fisildadilar Türkiye’nin kulagina.

Simdi mangalda kül birakmayan Çiller derhal bu teklifi kabul ederek ilk
cinayeti isledi. Türkiye AB iliskileri, ne alâkasi varsa artik resmen Kibris
ile ilgilendirilmisti.

Ikinci cinayet ise bilindigi gibi 1999 Helsinki Senedi ile islenmistir.
Ecevit kendisini ikna ve sonra Helsinki’ye götürmek için Ankara’ya gelen
Solana’nin uçagina bindigi an islenmistir.

“57’inci Cumhuriyet Hükümeti” Helsinki’de, “2004’e kadar anlasma olmasa dahi
AB’nin Kibris konusunda tek tarafli karar verebilecegini” kabul etmistir.
Yunanistan veya Kibris Rumlari üye yapilirken “Türkiye ile olan
problemlerini çöz de gel” denmemesi AB’nin ayibidir ama 1995 ve 1999’u kabul
etmek de Türkiye’nin zayifligi ve teslimiyetidir.

Su basit denklemi kurmak, konunun ilkokul çocuklari tarafindan bile
kolaylikla anlasilabilmesini saglayacaktir:

1.Türkiye AB’ye gözü kapali girmek istemektedir.
2.Yunanistan AB ülkesidir.
3. Yunanistan Kibris’tan vaz geçmemektedir.
4. Kibris’in da AB’ye alinmasi Yunanistan’in isini büyük ölçüde
kolaylastiracaktir, çünkü bu takdirde Türkiye’nin karsisinda sadece
Yunanistan degil, bütün bir Avrupa olacaktir.

Olayi yerellestirmek Türkiye’nin, genellestirmek Yunanistan’in
politikasidir.

Kibris meselesi Kibris’ta iki toplum tarafindan çözülür derseniz Türk
politikasina; Türkiye ile Yunanistan arasinda çözülür derseniz, yetinmez
daha da ileri giderek Türkiye ile AB arasinda çözülür derseniz Yunan
politikasina hizmet edersiniz.

Pakete ayrica; NATO ile AB arasinda halledilmesi gereken bir problem olan
AGSP’yi de eklerseniz, AB ile Yunanistan için mesele tam bir kaymakli ekmek
kadayifi haline gelir.

AB’ye girmeye son derece hevesli olan Türkiye’nin önüne Kibris ve AGSP’de
okkali tâvizler içeren kalin bir dosya konuverir.

Çünkü artik gelinen bu noktada Yunanistan için Kibris’ta çözüme ulasilmamasi
bir sorun gibi görünmüyor. Onlar için, Güney Kibris’in AB’ye tam üyeligi,
sorunu çözmeye yetecek. Bunu da elde etmis gibi görünüyorlar.

Kibris mücadelesinin hiçbir noktasinda adi geçmeyen, Ada’yi ancak
karargâhtaki haritalardan ve bir kabzimalin Kibris’i seyrettigi gibi
seyreden, büyük bir “imalât-i Harbiye hatasi” olmasina ragmen 60’indan sonra
basimiza “nü” ressami kesilen Evren de, Birand’in uzattigi mikrofona demis
ki; “Harekâtta sonra veririz diye fazladan toprak aldik”.

Kibris harekâtina katilan bir kel onbasiya sorun, halen sinir olarak
kullanilan ateskes hattinin “askeri gereklere göre” çizildigini
söyleyecektir.

Erenköy ve Maras’in bos tutularak halen bile iskân edilmemis olmasi ise
Ecevit’in o zamandan bu zamana süren yanlisidir. Bos olan bu topraklari
Yunan tarafi, zaten bize verilecek diye cebe atip pazarliga o noktadan
baslamaktadir.

12 Aralik Kopenhag Zirvesi’nde tarih verilecek diye o zamana kadar
Akepe’nin, devletin hiçbir kademesinde tartisilip olgunlastirilmayan dis
politika programi süratle uygulanirsa ne olur?

1. Kibris’ta atilacak bir geri adim ile Türkiye Kibris’ta % 10 toprak verir.
70-100.000 Rum’un kalan KKTC topragina dönmesi kabul edilir. 100.000 Türk,
bir insan ömrü içinde üçüncü kere kendi yurdunda göçmen durumuna düser.

2. AGSP’de verilecek tâviz ile de, “AB üyesi” Kibris Rum Kesimi Nato’nun
bütün imkânlarindan sinirsiz bir sekilde istifade eder; bir adim sonra hem
AB hem Nato üyesi Yunanistan ile sadece Nato üyesi Türkiye arasinda çikacak
bir çatismada Türkiye’ye müdahale edecek AGSP kuvvetleri AB üyesi Güney
Kibris’tan Türkiye’ye müdahale hakkini ele geçirir.

3. Yine de 12 Aralik’ta Türkiye’ye tarih verilmez, olsa olsa “tarih için
tarih” verilir. Fakat Kibris ve AGSP kozlari elden çikmis olur.

Bu mu dis politikada “keskin viraj”?

Kapali kapilar arkasinda Atina, Almanya, Ingiltere, Brüksel’de neler
konustunuz?

Alman vakiflari, Ermeni soykiriminin kabulü, Heybeli Ruhban Okulu, Rum
Patrigin ekümenikligi konusunda ne sözler verdiniz?

Madrid yolunda Murat Birsel’e söylenilen “Baskanlik sistemi bize uyar”
düsüncesinin kaynagi ve dayanagi nedir? Nedir gönüllerde yatan asil aslan?

Iyi de Türk Devleti, belediye mi?
Onu göstermek için mi Ardesen Belediye Baskani’ni “bakan” yaptiniz?
Dis Politikayi; yol-su-kanalizasyon mu zannediyorsunuz?

22.11.2002


TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN