İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR
 

YAŞANAN GÜN MAZİ OLUR... UNUTULUR..!
-her 12 Eylül’ün hatırasına...-

Hava soğuk üşüyorum...Anam daha ziyaretime gelmedi. Giyecek kışlık bir şeyim
yok.
“Havalandırma”ya çıkarıldığımız o yirmi dakikalar beni mahvediyor.

Daha Tecrit’teki hücrelerimizden çıkar çıkmaz, copların haydalaması ile bir
koşudur başlıyor.
Üstümüzün sema, beş tarafımızın betonla çevrili olduğu bu küçük boşlukta
acıların olduğu kadar hasretin de baskısı altındayız. Boz bulanık başını
görebildiğim Hüseyin Gazi aynı zamanda umutlarımızı da temsil ediyor.

Copların durmadan inip kalkarak hız verdiği bu canhıraş koşunun
muhattapları,
az sonra hepsi askeri talim düzenine geçmiş bir eğitim taburu halini
alıyorlar.
Bir Çavuş’un “rahat, hazır ol, sağa çark...marş..!” komutuyla eğitime
başlıyoruz.
Arada bir “çek dizleri, salla koları” narasıyla ateşlenen,
“karınlar içeri, göğüsler dışarı, başlar dik...” avazeleri arasında nizami
tören adımları ile bir kaç tur atıyoruz. Sonra, “koşma vaziyeti al..! sol,
sol, sol, sağ..!” komutlarıyla çevredeki diğer askerler tarafından da deh
dehlenen bu tabur, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız” sözleriyle
coşarak, gittikçe artan bir tempo ile koşuyor ve “kıt’a dur..!” komutuyla
adeta Muhafız Alayı Merasim Bölüğüne taş çıkartacak bir edayla “rappadan”
duruyor.
“Dirsek teması hizaya gel, aç kolları salla bacakları, derin nefes al”
komutları ile cimnastik hareketlerine hazırlanılıyor. “bir, iki, üç” veya
“bir, iki-bir, iki” sıra sayıları ile şekilleri ifade edilen hareketler
yapılıyor. Her komutu “yah!” narası ile başlatan bizler, sonunda “komando”
diyerek tamamlıyoruz. “Kolları yana aç, parmaklar bir birine değsin”
komutuyla da yeni işkencenin davetkar sofrası açılmış oluyor. “Mekik
vaziyeti al”, “komando dansına başla”, “şınav vaziyeti al” ara komutlarıyla,
ellerinde coplarla havalandırmaya nizamat veren erler, yerlerde sürünen
bizlerin arasına sokuluyorlar. Az sonra, her hareketin coplanmak için bir
bahane sayıldığı bitimsiz dakikalar başlıyor. Soğuktan rengi kaçmış kalça ve
bacaklar, copun inişi ile mor bir renk alarak üşümenin verdiği titremeyi
unutuyorlar. Yerin soğuğu elleri duyarsız hale getiriyor...

Zulüm, Allah’tan gayrı her şeyi unutturuyor.

“Dikkaaaaat, esas duruşa geç!” komutu ise havalandırmaya çıkarılmanın asıl
gayesi olan işkencenin maddi cephesinin bittiğini müjdeliyor. “Sağa sola
bakmak, konuşmak, izinsiz hareket etmek, sigara içmek, spor yapmak yasak..!”
komutu, Çavuş’un beğeneceği gürlükte bir “sağol” ile cevaplandıktan sonra 15x30 metre ölçülerindeki havalandırma sahasında manevi işkence de başlamış olur.

3-5 metre aralıklarla 40 kadar askerin etrafı kuşattığı bu havalandırma
sahasında, yaklaşık 30 tutuklu kafalarını ya çeneleri göğüslerine değecek
kadar eğmek veya 90 derece yukarı kaldırmak şartıyla bir uçtan bir uca
gider gelirler. İzinsiz hareket etmek yasak ya, az sonra “Sigara içebilir
miyim veya sigaramın izmaritini çöpe atabilir miyim komutanım?”, “Ceketimi
giyebilir miyim komutanım?” canhıraş avazeleri “İç..!, At..!, Giy..!” gibi
aşağılayıcı karşılıklar bulmaya başlar.

Bugün aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hatırlandığında insanın
gözpınarlarını dolduran bir fecaet tablosudur bu yaşananlar. İnsanlık
şerefine yakışmayan alçaklıkların yapıldığı bir iğrençlikler meydanıdır
burası. Evet, burası Ankara, Mamak Askeri Cezaevi’dir...

Recep Küçükizsiz


TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI