HABER SALIN AFŞIN’A BİR YİĞİDİ DEVRİLDİ...

Telefon yoktu kasabada. Babasıyla konuşmak için her zamanki gibi önce Santral’ı aradı. Haber bıraktı ki, babam yarın öğleden sonra benden
telefon beklesin diye.

Almanya’da, kömür madeninde çalışıyordu Mehmet.

Dün düşünde, gene memlekete gitmiş, evlerinin önünden akan buz gibi pınarın başına oturmuştu. Her şey çok iyiydi de kafasına takılan bir şey
vardı. Altı kardeşin tek bacısı olan Zeliha, pınarın başında ne demeye halay çekiyordu ola ki...

Bu soruyu düşünde, Zeliha’ya da sormuştu ama o da cevap vermeden eliyle şöyle bir ileriyi işaret etmişti.

.................................

Nurullah, teneffüs saatinde dışarı çıkmadı, sınıfta oturdu. Kafası epey
dalgındı. Okulda ayrı bir hava esiyordu son zamanlar. Hükümet değişti
değişeli, Ecevit başa geçti geçeli bir karışıklık başlamıştı lisede.
Sayıları önceden üçü beşi geçmeyen komünist talebeler pıtırak gibi
çoğalmaya başlamışlardı.

Militan tipli yeni yeni öğretmenler geliyordu okula. Ufak tefek sürtüşme
ve kavgalarla sürüp giden okul hayatı, hepsi de gencecik bu militan
öğretmenler eliyle büyük olaylara hazırlanmak isteniyordu .

Ne zaman ve nerede okumuşlar da öğretmen olmuşlar anlayabilene aşk
olsun..!

Zil sesiyle daldığı fikirlerden koptu Nurullah

Az sonra derse giren Ergün Hoca, büyük küçük herkesten saygı gören
mükemmel bir Ülkücü öğretmendi. İlahiyat mezunu, geniş kültürlü derin
bilgili ve insani ilişkileri en üst düzeyde gelişmiş gerçek bir halk
önderiydi. Dersinden herkes memnundu. Üzmeden incitmeden Hakk’ı,
hakikati öyle bir dile getirirdi ki, inanmayanlar bile itiraz etmezlerdi
ona.

Dersten sonra kafasını kurcalayan konuları hocasıyla konuşmaya karar
verdi Nurullah.

.................................

Çevre köylerin ve kasabanın bütün telefon görüşmeleri Santral’daki bu
telefonla yapılırdı. Özellikle yurtdışında yakını olan aileler telefon
geleceği zaman traktöre doluşup Santral’ın önünde beklemeye başlarlardı.
Kimi zaman aksilikler olurdu. Önceden haber edildiği halde sabahtan gece
yarısına kadar beklerdiler de bir alo diyemeden gün ışırken boyunlar
bükük, yürekleri buruk bir şekilde evlerine geri dönerlerdi.

Yaşlı baba, telefon görüşmesi yapmaya gidenlerden haberi alınca hiç
kimseye haber vermedi. Ertesi gün, saatin kaç olduğuna da bakmadı.
Doğruca Santral’a yollandı.

Telefon ahizesinden gelen ses sanki aradaki uzaklığı hissettirircesine
derinden bir uğultu ile yankılanıyordu. Yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz
seslerden çıkan tek haber:

-Baba, işyerinden izin vermiyorlar belki önümüzdeki ayın sonuna
gelebileceğim. Eğer olmazsa seneye kaldım demektir...

..................................

Nurullah, Ergün Hoca’ya:

-Hocam, Ülkücü’nün sorumlulukları nelerdir...?

Lafını öteye beriye dolandırmadan dosdoğruca sormuştu, aynı içinden
geldiği gibi.
Talebesini iyi tanıyan Ergün Hoca, duraklamadan ama seçmeye özen
gösterdiği kelimelerle tane tane cevap vermeye başladı:

-Ülkücü, Allah’a iyi bir kul olmakla sorumludur.
-Ülkücü, Hz. Peygamberin sünnetine uymakla sorumludur.
-Ülkücü, İslam aleminin iyiliğini istemek ve hizmet etmekle sorumludur.
-Ülkücü, milletini tanımak, sevmek ve bilmekle sorumludur.
-Ülkücü, vatanını korumak ve abad etmekle sorumludur.
-Ülkücü, devletinin yücelmesi ve yükselmesinden sorumludur.
-Ülkücü, ailesinden, akrabasından sorumludur.
-Ülkücü, arkadaşlarından sorumludur.
-Ülkücü, derslerinden sorumludur.

.......................................

Hafta sonu, Arıtaş’ta bir kahvehanede otururken karşılaştığı
akrabalarından bir büyüğü işmar edip kenara çekmiş ve hararetle Emin’in
kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Emin’in de eve vardığında ilk işi,
Nurullah’ı karşısına almak oldu:

-Kavga etmişsin gardaş..? Kazadaki benzincide birileriyle
dövüşmüşsünüz!?

Bir müddet sessiz duran, ama bu arada yüzü giderek allaşan, alnından
tomur tomur terler fışkırmayan başlayan aslan heybetli bu genç,
ağabeğinin imalı sorusuna hırslanarak cevap verdi:

-Bre ağam, inan çok zoruma gidiyor. Benim ailemden, benim sülalemden
nasıl olur da dinsiz, Allahsız komünist çıkar. Utanıyorum valla...

...............................

Sabah ezanı çıkmışlardı evden. Kasabanın hemen çıkışında bulunan
tarlaları her yıl olduğu gibi bu yıl da ekin ile doluydu. Yanında babası
ve ağabeği vardı. Sabahın serinliğinde bir gayret işe giriştiler, öğleye
kadar soluk almadan tırpan salladılar. Öğleyin babaları eve dönerken iki
kardeş de, analarının sabahtan ellerine tutuşturduğu azık çıkınını
açmış, hem yiyor hem de konuşuyorlardı. Emin sordu:

-Dün bizim öğretmeni kıstırıp biraz hırpalamışlar, geçenlerde gene
Ülkücü bir çocuğu dövmüşlerdi. Afşın’daki kavgalar buralara da sıçradı.
Ne olacak bunun sonu gardaş...?

-Ne olacak ağam, bir birimize sahip çıkmalıyız, birimize bir şey olursa
diğerlerimiz de dikilmeliyiz. Kim bana ne derse, sıra kendine
geldiğinde, herkes de ona bana ne der. Bu işi sıkı tutmalıyız. Bu iş
nasıl başlarsa öyle gider, örnek olmalıyız. Komünistlere fırsat
vermemeliyiz. Meydanı boş bırakmamalıyız, diyordu Nurullah.

..........................................

Mehmet, en küçük kardeşleri olan Nurullah için o gün çarşıya indiğinde
büyük bir valiz aldı. Kardeşine götüreceği eşyaları dolduracaktı. Eve
elindeki boş valizi sallaya sallaya keyifle döndü. İzine gitmesine nasıl
olsa daha bir ay zaman vardı.

-Bu gittiğimde babamla konuşmalıyım, söz mü keser artık nişan mı yapar
bilmem ama kardeşimin mürüvvetini görmek zamanı geldi, diye düşünüyordü.

Gitti geldi bir şeyler aldı. Kardeşine çeyiz düzüyordu aklı sıra. Koca
valizi ağzı beraber eşyayla doldurdu.

.............................................

İki kardeş tarladaki işlerini kolaylamış ikindi vakti evlerine
dönüyorlardı. Güneşin alevi, değdiği yeri kavuruyordu hala. Yorgun
adımlarla uzadıkça uzuyordu yol. Ama evlerinin önündeki buz gibi akan
pınarın hayali onları gayretlendiriyordu. Yolda bir tanıdıkla
karşılaştılar, öteden söve söylene geliyordu:

-Bu dinsiz imansızların azgınlığı bitmeyecek...!

-Hayırdır ne oldu..?!

-Ne olsun, bu sabah bizim çocuklardan birini dövmüşler gene..!!!

-Deme yaa...

İki kardeş tepelerindeki güneş kadar kızgın bir vaziyette eve vardılar.
Nurullah, doğruca pınarın başına gitti. Buz gibi suyla elini yüzünü
yıkadı. Eliyle saçlarını ve boynunu ıslattı. İçeriden anasının sesi
geliyordu:

-Oğlum, sofrayı seriyorum, haydi içeri gelin...

........................................................

İçeri girdi. Anasına:

-Bir dolanıp gelelim, sen o zamana kadar ancak hazırlarsın sofrayı, dedi

Yüklükte, yorganların arasında sokulu duran çakar almaz’ını gezmeye
çıkarken üstüne almayı alışkanlık haline getirmişti. Doğruca yüklüğe
gitti. Tabancayı alıp beline soktu.

Sabırsızlanan ağabeyi evin biraz ötesinde onu bekliyordu. “Yürü” der
gibi eliyle belli belirsiz bir işaret etti. Eğlenmeden ağabeğinin peşi
sıra seyirtti. Çarşıya doğru yürümeye başladılar. Caddeye çıktıklarında
kimsecikler yoktu ortalıkta. Ülkü Ocakları’nın önünden geçtiler.

-Bir dolanıp gelelim sonra uğrarız, dedi ağabeği

İlerideki köşe başına yaklaştıklarında 6 kişi çıktı önlerine, aldırmadı
yürümeye devam etti. Aralarından geçmeleri için yol açan komünistlerden
birinin elini beline attığını görür görmez Nurullah tabancasına
davrandı. Karşısındaki hala silahını çıkarmaya çalışıyordu. Asıldı
tetiğe... Horozun düşmesiyle birlikte kör bir metalik çıt sesi duyuldu.
Mekanizmayı kavradı tekrar diğer eliyle. Patlamayan merminin yerine bir
diğerini sürecekti ki, az önce hayret dolu bakışlarla donup kalan 6
keferenin korku tünelinden kurtulmaları geç olmadı.

.......................................

Köşebaşındaki kanlı kavga şimşek kadar hızlı başladı. Nurullah’ın
elindeki çakar almaz bir tarafa savrulmuştu. Gırtlak gırtlağa bir
dalaşma vardı şimdi: Gerilmiş sinirler, kin ve öfkeyle inen yumruklar,
hınçla soluyarak savrulan tekmeler...

Delikanlının kavgası mertçe olur. Ağız kanar, dudak patlar, göz morarır
da gık diyen olmaz. Kahpeliğe yer yoktur o kavgada; yerden taş alıp
vurulmaz, ısırılmaz, yere düşene dokunulmaz... Hele ki, bir kişinin
üstüne 3 kişi varmaz. Varırsa bu kavga mert döğüşü olmakan çıkar buna
itlik denir.

Nurullah ile Emin o gün işte böyle bir itliğe uğradılar. Üzerilerine 6
komünist it hücum etti.

..............................

Kıyasıya vuruşan iki kardeş, takatlerinin sonuna gelmişlerdi. Bir ara
iyi bir savruldu Nurulllah, düştüğü yerden kalkmasına fırsat vermeden
başına çöktü dört kişi. Sivri burunlu ayakkabılarla takviyeli tekmeler
art arda iniyordu rastgele bir yerlerine. Yerden kalkmaya çalıştıkça
yediği tekmeler dengesini bozuyor, geri yere düşüyordu. Kalkmasına
meydan vermeyeceklerini anlayınca yüzükoyun yere kapaklandı. Birisi
sırtına oturdu bu arada. Kafasını kolları arasına alıp korumaya çalıştı
Nurullah. Sonu gelmeyen acımaz tekmeler böğürlerini deliyordu sanki.
Geçmek bilmeyen dakikalar boyunca kıvrandı durdu. Bir ara kendinden
geçti.

-Gardaşım kalk, kaçtı bu şerefsizler... diyen Emin ağabeğinin sesini
duymamıştı bile.

Emin, kardeşinin kalkmasına yardım etmek için eğildiğinde, Nurullah’ın iyice
sersemlemiş olduğunu gördü. Kolundan çekerek ayağa kaldırdı, omuzuyla
destek vermek istiyordu. Kendine gelen Nurulllah acıyla dizlerini
karnına doğru çekti.

-Kardaşım, bir şeyin yok ya..?

-Çok kötü vurdular, belim kopuyor sanki ağam, böğrüm delindi valla,
dedi Nurullah.

Az sonra Emin’in yardımıyla pek uzakta olmayan evlerine vardılar.

....................................

Evin önündeki pınarda iki kardeş elini yüzünü yıkarken oğullarının
dövüldüğünü öğrenen anaları peş peşe beddualar yağdırıyordu.

Nurullah, iki büklüm vaziyette pınarın başındaydı. Ağabeyi ise hazır
bekleyen sofraya oturmuştu bile. Anası pınarın başına vardı.

-Oğlum, kalk da sofraya gel..

-Ana siz yiyin, ben biraz kötü oldum. Sonra gelirim, dedi Nurullah.

Anası, yanına ilişip sağını solunu incelemeye başladı.

-Türemeyesiceler, nerene vurdular oğlum.?

-Ana başım zonkluyor, sanki böğrüm delindi, karnım sancıyor...

Anası, az sonra Nurullah’ı eve alıp yatırırken, Emin’i de bir araba
bulması için tekrar çarşıya saldı. Oğlunun halini hiç iyi görmüyordu.
Afşın’a doktora gönderecekti.

Emin, geç vakit eve döndü. Afşın’a gidecek bir araba bulamamıştı. Anası
bu duruma çok kızdı. Kalkıp kendisi çıktı dışarı. Almanya’dan minübüsle
izine gelmiş bir tanıdığa gitti, rica etti. Adam az sonra minübüsüyle
evin kapısına gelerek Nurullah’ı aldı.

-Doktor Nedim’e varın bakıtın, diye tembihliyordu, anası.

........................................

Minübüs, bir zaman sonra camları kırılmış olarak evin önüne geri geldi.
Nurullah’ın ağır yaralı olduğunu ve Afşın’a götürüleceğini öğrenen
komünistler, Arıtaş’ın çıkışında Körpınar denilen yerde toplanarak yolu
kapatmışlar, taş atıp, silah sıkarak minübüsü yoldan geçirmemişlerdi.

Hemen hısım akrabaya, tanıdıklara haber verildi. Herkes haberli
kılındıktan sonra gece geç vakit ancak Afşın’a yetiştirilebildi Nurullah.

Doktor Nedim, gece vakti gelen bu yaralıyı tanıyordu. Hiç bekletmeden
muayenesini yaptı. Bir kaç da soru sorduktan sonra, durumunu iyi bulmadığı
Nurullah’a ağrı kesici bir iğne yaptı.

-Acilen Elbistan Devlet Hastahanesi’ne gitmemiz lazım, haydi durmayalım,
dedi.

...................................

Afşın’dan yanlarına katılan Ülkücü arkadaşlarıyla beraber Elbistan’a
yola çıktılar. Yeni yeni şafak söküyordu. Doğruca vardıkları hastahanede
bir hemşire ile bir kaç hastabakıcıdan başka kimseyi bulamadılar.
Mecburen beklediler. Sabah oldu, doktorlar geldi.

Başhekim, bölgenin tanınmış solcularından biriydi. Nurullah’ı başından
savmak için türlü bahaneler çıkardı. Doktor Nedim ise Nurullah’ın
durumunu bildiği için endişe içinde kıvranıyordu. Yapılan muameleye
dayanamadı. Arkadaşlarına:

-Nurullah’ı burada hiç bekletmeyin, hemen alın Malatya’ya götürün,
diyerek bir kağıda gidecekleri doktorun adını ve adresini yazarak verdi.

........................................

Malatya asfaltında hızla ilerliyorlardı. Pek ırak olmayan yollar,
uzadıkça uzuyordu. Akçadağ’ı daha yeni geçmişlerdi. Kara yılan gibi
kıvrıla kıvrıla uzayan yollara bakıp sanki olacakları önceden bilen bir
ermiş edasıyla konuşmaya başladı.

-Ne oldu, anlatmıyorsunuz...Doktor ne dedi, söylemiyorsunuz !? ama eğer
bu yoldan sağ sağlim geri dönmek nasip olmazsa eğer........

-Allah aşkına öyle laflar etme gardaşım, Allah’ın izni ile güle oynaya
döneceğiz ve o piçlerin de hakkından teker teker geleceğiz , demişti,
yanındaki.

-Sizden tek isteğim var, asla bu davadan vazgeçmeyeceğimize dair söz
verelim, Allah da şahidimiz olsun ...

-Söz gardaşım söz, demişlerdi hep bir ağızdan..

.........................................

Yanaklarından kan damlayacak kadar gürbüz olan Nurullah iki günde mum
gibi erimiş, gözleri çukurlarında kaybolmuş, teni ayva sarısına
dönmüştü. Kavgadan sonra ağzına bir lokma ekmek girmediği gibi bir damla
uyku da uyumamıştı.

Yolun kenarında bekleyen adamlara ellerindeki kağıda alel acele
yazılmış adresi sordular.
Bir kaç dolanmadan sonra tavsiye edilen doktora ulaştılar. Doktor hemen
bir muyene etti. Nurullah’ın göz kapağını ters çevirip baktığında
kendince teşhisini koymuş, kararını da vermişti.
-Bu vakte kadar nerede kaldınız, hayati tehike var, dedi ve hiç
beklemeden hastahaneye gitmelerini söyledi.

Kendisi de telefona sarılıp acil bir vaka için ameliyathaneyi
hazırlamalarını bildirdi. Saatler değil dakikalarla sınırlı bir hayatla
karşı karşıyaydı.

.....................................

Hastahaneye varmaları fazla zaman almamıştı. Malatya Ülkü Ocağı’ndan
gelen arkadaşları önlerine düşmüş yolu göstermişlerdi. Hemen gereken
kayıt işlemi yapılıp evraklar tamamlandı.

Nurullah acılarını hissetmez olmuştu. İki büklüm vaziyette, yere
yığılmış haldeydi. Sesi çıkmadığı gibi soluğu da belirsizleşmişti.
Hemşireler bir taraftan kan örnekleri alıyor, bir taraftan da
ameliyathane hazırlanıyordu.

Laboratuvardan neticeler gelir gelmez doktor, Nurullah’ın başına koştu.
Hemen narkoz vermeye başladı. İçinden “geç kalmamışızdır inşaallah” diye
dualar ediyordu.

Biraz sonra kendinden geçen Nurullah ameliyathaneye götürüldü.

......................................

Saatler ilerledikçe ameliyathanenin kapısındaki kalabalık da gittikçe
büyüyordu. Belki, kan ihtiyacı olur diye Malatya’daki Ülkücüler seferber
olmuşlar, hastahaneye doluşmuşlardı. Çoğu tanımıyordu bile içeride yatan
aslanı. Herkes merakla biri birine soruyordu. Kırık dökük bilgiler
kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı...

-Vurulan kim..?

-Vurulmamış, öldüresiye dövmüşler..

-Afşın taraflarından Küçük Moskova diye nam salmış bir kasabadanmış...

-Elbistan Hastahanesi Ülkücü diye kabul etmemiş...

-Doktor, çok geç kalınmış ama Allah’tan ümit kesilmez diyormuş...

Uğultulu koridorda biri seslice:

-Arkadaşlar, hepimiz kardeşimiz için dua edelim diye ikaz edince, duvar
diplerinde bekleşen gençlerin sesi kesildi, başlar öne eğildi. Koridorda
artık ses duyulmuyordu.

Uzun bir bekleyişten sonra ameliyathaneden çıkan doktor, meraklı
bakışlara aldırmadan doğruca odasına gitti. Peşi sıra gelen Ocak başkanı
da odaya girdi.

-Çok üzgünüm, diye söze başladı doktor. Elimden gelen her şeyi yaptım.
Fakat, bundan sonrası Allah’ın lütfu ve inayetine kalmış...

-Bunu nasıl anlayacağız, doktor..?

-Şimdi ameliyathanede bekleteceğim, belki ikinci bir operasyona ihtiyaç
duyabiliriz.

..........................................

Ameliyathane koridorunda bekleyen gençlerde gerilim artmış, bitmek
bilmeyen dakikaların azabı herkesi kavuruyordu. Sıcaktan kuruyan
ağızlarda dua için kıpırdayan diller zorlanıyordu. Göğüsler iyice
daralmış, iç çekmeye bile müsade etmeyen bir sıkıntı sarmıştı
bedenleri.

Birden, telaşlı koşuşmalar oldu, içerideki hemşirelerden biri süratle
dışarı çıkıp doktorun odasına yöneldi. Biraz sonra, peş peşe girdikleri
ameliyathaneden çıkan doktorun eğik başı, çaresizlikten önüne düşmüş
kolları, akıbeti haber veriyordu.

Dişlerini sıkmış birinin, geniz yakan sözleri doldurdu koridoru boydan
boya:

- Haber Salın Afşın’a, Bir Yiğidi Devrildi...


Göz yaşlarını tutamayanlar, duvarları yumruklayanlar, “bunun hesabı
sorulmalı” diyerek kinle haykıranlar...

.....................................

Kasabada dehşetli bir telaş yaşanıyordu o gün. Nurullah’ın şehadet
haberi, suya düşen taşın oluşturduğu haleler gibi dalga dalga
yayılıyordu bütün Afşın ovasına. Önce Afşın çalkalandı, ardından
Arıtaş...durulmak bilmez bir çalkantı ile sarsılıyordu dört bir yan.

Kimileri sessizce kayboluyordu ortalıktan, yılanlar çıyanlar gibi
sürünerek imi timi bellisiz bir şekilde...

Yüzleri güneşten kavrulmuş ağızı dualı insanların ise kara haberle
birlikte kan çıkan yüzleri korkunç şekiller oluşturmuştu. Öfke ayağa
kalmış, dağları sarmıştı bile... Hınçla sıkılan yumruklar birer balyoz
olmuştu.

Cenazeyi getiren Malatyalı Ülkücüler, ağlamaktan kan bürümüş gözleri,
geldikleri bu diyarın güzelliğine, cennet kadar güzel bu diyarda nasıl
olup da şehit verildiğine şaşkınlıkla bakıyorlardı.
Caddeler bir anda bir uçtan bir uca doldu...Duyan geldi, gören
katıldı... Otobüslerin peşine, taksiler, kamyonlar, traktörler
takıldı...

......................................

Asker, asker, asker... Dağ taş asker kaynıyordu, olağanüstü tertibat
alınmıştı Arıtaş’ta...
An be an yaşanan dehşet dolu saatler başlamıştı.
Yer yarılmış da yerin dibine girmişti it encikleri...
Bir taraftan içinde kimse bulunamayan solcu dernekler tahrip edilirken
diğer tarafta komünistlere yuvalık eden belediye binası askere rağmen
taş yağmuruna tutuluyordu.
Gökler tekbir nidaları ile inlerken mezarlığa doğru ilerledi cenaze
alayı...

.....................................

Mehmet, o gün çalışmıyordu. Yakın bir şehirde bulunan hemşehrilerinin
yanına gitmek için hazırlanmaya başladı. Posta kutusuna baktı. Bir kaç
el ilanı dışında bir şey yoktu. Memlekete izine gittiğinde Afşın Postası
isimli mahalli bir gazeteye abone olmuştu. Gurbet elde haftada bir de
olsa posta kutusuna giren, posta güvercini kadar küçük ama değerli, kısa
fakat önemli bilgiler taşıyan gazete bir iki haftadır gelmiyordu.

Lokal benzeri kahvehaneye varıp arkadaşları ile buluştu Mehmet. O gece
geri dönerken yolda aklına Afşın Postası’nı orada da göremediği geldi.
“Niye sormadım ki...” dedi, kendi kendine.

...........................................

Mehmet, tam bir sene sonra koca valizi yüklenip geldi memlekete.
İhtiyar babası, bir de kardeşi Emin karşıladı onu. Eve girer girmez
anasının ellerine sarıldı Mehmet. Öpmeye koymadı anası, göz yaşları ile
kucakladı oğlunu. Bir müddet kopamadılar. İkisi de ağlıyordu.

Sofra hazırlanırken baba ve iki oğul baş odada sohbet etmeye
çalışıyorlardı. Mehmet’i görmeye gelen akrabadan kadınlar kızlar ise yan
odada sessizce oturuyorlardı. Babasıyla bir iki laf ettiler. Mehmet, ne
olduğunu anlamadığı bir huzursuzluk hissetti.

-Nurullah gardaşım nerede baba? diye sordu.

-Dayıyın oğlu gelmişti onunla beraber gittiler, dedi babası.

Sebebini bilmediği durgunluk iyice arttı. Yüzler donuklaşmıştı. Sağır
bir sessizlik sardı odayı. Biraz da gönüllenerek tekrar sordu:

-Gardaşım, bilmez mi geleceğimi baba, gözetmez mi beni ?

İşte o an evin sessizliği, birden yan odada oturan kadınların
hıçkırıkları ile bozuldu.

-Gardaşııım......

Zeliha, hıçkırıklara boğulmuş vaziyette haykırıyordu. Koşarak geldi,
Mehmet’in boynuna sarıldı.

-Nurullah’ımız yok artık ağam, onu komünistler öldürdü.

............................................

Canı gibi sevdiği iki öğrencisini vurmuştu kızıl komünistler. O bunu hiç
ama hiç unutmadı ... Hatırına düştüklerinde dudaklarından Fatihalar
dökülürken, bu acıklı sonda kendinin de payı olduğunu düşünür
gözlerinden yaşlar süzülürdü. Bilhassa mübarek gecelerde yatsı
namazından sonra seccadeden kalkmadan gönül diliyle onlarla sohbet
ederdi. Ahdetmişti, onların aziz hatırasını yaşatacak bir şeyler
yapacaktı.... İçinde bir ukde olarak yıllarca sakladı bunu.

Ve Allah nasip etti ve bir gün bütün engelleri aşıp Afşın’a belediye
başkanı olmayı başardı...
Gönlünün derinliklerinden gelen bir ses devamlı onu uyarıyordu:
şehitlerin hatıralarını ebediyen yaşatacak bir eser.!

..............................................

Bir gün ilçede küçük bir inşaat başladı...
İlçe meydanında görünen bir köşeye ŞEHİTLER ÇEŞMESİ yapılıyordu.
Fazla uzun sürmedi, tez bitirdiler inşaatı. Hemen su bağlandı gürül gürül akan.
Çeşmenin iki yanına da iki şehidin adı yazıldı. Bir süre sonra
Fatihalarla halkın kullanımına açıldı çeşme. Reis Bey karşısına geçtiği
çeşmeden büklüm büklüm akan suları seyrederken, şehitlerin ruhlarının da
huzur bulduğunu gözleriyle gördü o gün..

Recep Küçükizsiz, 8 Ağustos 2003

 
TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI İBRETLİK