Arsiv 2000-2001-2002-2003
 

İLTER TÜRKMEN'E AÇIK MEKTUP !

Sayın İlter Türkmen,

Aşağıdaki yazınızı okumuş bulunuyorum. Eski bir tecrübeli diplomat geçmişinizden dolayı, böyle bir köşe yazısını yadırgadığım için size yazmayı uygun buldum.

Yazınızın başlığında yer alan “muamma” kelimesi ile ülkemiz ve Kıbrıs'lı soydaşlarımız için son derece önemli olan bir konuda toplumumuzun zihinlerini bulandırmaya yönelik bir tutum içersinde olduğunuzu ifade etmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi uluslararası sözleşmeleri düzenleyen 23.5.1969 tarihli Viyana Konvensiyonu, ülkelerin akit ettikleri sözleşmelere sadaket ile uymalarının gerekliliğini vurgulamaktadır.

Kıbrıs’ın AB’ye kabul işlemi A’dan Z’ye kadar yanlışlar ile dolu olmasına rağmen kısa bir müddet evvel kendilerince hukuk ve insan hakları havarisi olduklarını zanneden bir kısım züppe ülkeler, böyle bir ihtiyaç duymaksızın tek taraflı bir tasarrufta bulunarak, her türlü uyarıya rağmen Kıbrıs’ı üyelik sürecine sokmuşlardır. Bu eylemden çok açık bir şekilde
anlamaktayız ki, hukuk-mukuk bu ülkelerin umurunda değildir. Onların tek düşüncesi bulunuyor, ülkeleri; içerideki elit (hain) tabakanın yardımı ile çökertmek. Bunda başarılı olduklarını tespitle, yazınızın da bu sürece katkıda bulundugunu inkar etmek mümkün görünmüyor.

Yine bildiğiniz gibi AET ile akit edilen Ankara anlaşmasının 2. maddesi 1. fıkrasında, Anlaşmanın amacı olarak; “Türkiye’nin ekonomisinin hızlandırılmış kalkınması hedeflenirken”, şuana kadar yürüyen ilişkilerde bunun tam tersi olmuştur ( 70’li yıllarda yıllık 150 milyon dolar ile başlayan ticaret açıkları, günümüzde yıllık 12 milyar dolara ulaşmıştır).

23.11.1970 tarihli Katma Protokolün 57. maddesinde ve 2/76 Protokolünün Praempel bölümde yer aldığı gibi ülkemizin tam üyeliğinin 22. yılın ( 1.12.1986) sonunda gerçekleşmesi gerekirken şimdiler de 2012, kimilerine göre 2023 ve daha başka sayılar telefuz edilmektedir.

Mübarekler sanki akit edilenleri ULUSLARÜSTÜ anlaşma değil de, Spor-Toto kolonu
doldurmak olarak algılamaktadırlar.

Ülkemiz ahde vefa ile sadık kaldığı bu anlaşmalara uyarak 1/95 Protokolü ile Gümrük Birliğine geçmiştir. Ve bu eylem yüzünden ülkemizin iflasın eşiğine geldiğini de hiç kimse inkar edemez. Akit edilen anlaşma ve protokoller incelendiğinde; mal ve hizmetlerin hiçbir engel olmaksızın serbest dolaşımı öngörülmektedir. Avrupa Adalet Divanında aksine kararlar olmasına rağmen ( bk. Abdülnasir Savaş kararına ) Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları halen vize ile AB ülkelerine seyahat etmektedirler. Türk mamüllerinin AB’ye girişi esnasında yüzbin türlü engel konulmaktadır. Böyle bir ilişkide uluslarüstü sözleşmeden bahsetmek, fikrimce zihin özürlülüğünden bahsetmek ile eş anlamlı olur. Zira bu hal saflıktan da öte, salaklığa delalettir.

“Tarih için tarih verilmesi” kavramından başlayarak yukarıda arz ettiğim Spor-Toto
sayılarına kadar geniş bir yelpazede yer alan bu benzeri söylemlerin, hangi mutabakatın neresinde ve ne ;ekilde yer aldığını lütfeder de belirtirseniz size müteşekkir kalacağım.

Özetle ifade etmek gerekir ise, tecrübeli eski bir diplomatın “muamma” ile zihinleri bulandırarak, bir zamanlar resmi görevi icra ettiği ve halen kamusal görev ifa ettiği toplumuna karşı sorumsuzluk örneği sergilediğini belirtir, mantığı anlamakta zorlananların acilen uzman bir hekime müracaatlarını öğütler, bilvesile sağlık ve hayırlı işler dileklerimi saygıyle sunarım.

Kalın sağlıcakla.

Reyhan Gündoğmuş, Köln, 16.08.2003

İlter Türkmen'in yazısı:

KKTC ile Gümrük Birliği muamması

MUAMMA diyorum, çünkü KKTC ile imzalanan ve Türkiye'nin resmi AB politikasına taban tabana zıt nitelikteki ‘‘Gümrük Birliği Çerçeve Anlaşması’’nın hangi akla hizmet ettiğini birçokları gibi ben de anlamakta sıkıntı çekiyorum.

Zaten olayların seyri de biraz esrarengiz. İlk önce bir ‘‘Gümrük Birliği Anlaşması’’ imzalanacaktı, son dakikada yapılan değişiklikle başlığa ‘‘Çerçeve’’ sözcüğü sokuldu ve bu suretle bir ricat kapısı açıldı. Anlaşmanın metni de açıklanmadı. Ancak bildiğim kadarı ile anlaşma bir hayli kapsamlı ve onay için TBMM'ye sunulması öngörülüyor. KTTC onay işlemlerine başladı bile.

* * *

Fikir aslında yeni değil. 1990'lı yılların başında, Güney Kıbrıs'ın üyelik başvurusu AB tarafından kabul edilirse, Türkiye ile KKTC arasında Gümrük Birliği'ne gidilmesi kararlaştırılmıştı. Kıbrıs Rum başvurusu kabul edildi, üyelik müzakereleri başladı, üyelik gerçekleşti, fakat hiçbir şey yapılmadı. Arada başka yaptırımların da gündeme geldiğini
hatırlıyoruz. 57'nci Hükümet'in Dışişleri Bakanı, Güney Kıbrıs AB üyesi olduğu takdirde ‘‘Tepkimizin sınırı olmaz’’ demişti. Bir başka bakan şahinliği daha da ileri götürerek sadece Kuzey Kıbrıs'ı değil, fakat Güney Kıbrıs'ı da ilhak edebileceğimizi Avrupa Konseyi'nde ima etmişti. Egoyu okşayacak parlak manşetler üretmekten başka bir işe
yaramayan, fakat diplomasinin inandırıcılığını yitiren boş söylemler...
Hiçbiri gerçekleşmedi.

* * *

KKTC ile Gümrük Birliği projesinin şimdiye kadar rafa kaldırılmış olması boşuna değildi. Türkiye 1996'dan beri AB ile bir Gümrük Birliği içinde bulunuyor. Sınai ürünler için karşılıklı olarak gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları kaldırıldı. Üçüncü ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanıyor. Birliğin tarımı, hizmetleri ve kamu ihalelerini de kapsaması için çalışmalar sürüyor. Türkiye, değil Gümrük Birliği, fakat AB'nin anlaşma yapmadığı ülkelerle serbest ticaret anlaşması bile akdedemez. Türkiye'ye üçüncü ülkelerden gelen mallar vergi ödendiğine dair ‘‘dolaşım belgesi’’ olmaksızın AB ülkelerine ihraç edilemez. Ortak gümrük tarifesinden daha düşük vergi tahsil etmek Gümrük Birliği Anlaşması'na aykırıdır. Kaldı ki Mayıs 2004'te Güney Kıbrıs AB'ye tam üye olunca Türkiye ile arasında otomatik olarak Gümrük Birliği uygulaması başlayacak. Asıl sorun bu. O zamana kadar Kıbrıs'ta bir çözüme varılamazsa KKTC ile serbest ticaret Güney Kıbrıs'ın onayı ile ancak Güney'deki limanlar üzerinden yapılabilecek.

* * *

Mesele son derece basit. Bırakın AB üyeliğini, KKTC ile Gümrük Birliği AB ile bugünkü kurumsal ilişkilerimiz nedeniyle kesinlikle hayata geçirilemez. Peki nasıl oluyor da bu kadar vahim bir hata yapılabiliyor? Zannediyorum ki, yine örneklerini daha önce de
gördüğümüz, inat ve işgüzarlık karışımı talihsiz bir bürokratik girişim karşısındayız. Fakat daha vahimi siyasi sorumluluk taşıyanların hata yapıldığını fark etmemiş olmalarıdır. Derin devlet dediğimiz işte bu: Siyasi iktidara rağmen veya onun zaafından, deneyimsizliğinden,
tereddütlerinden, belki de bilinçsizliğinden yararlanılarak politika üretilmesi ve uygulanması. Sonra da bunun ismi altı çizile çizile ‘‘devlet politikası’’ oluyor. İş bu kadarla da kalmıyor. Ok yaydan çıktıktan sonra ‘‘Artık geri adım atamayız’’ görüşü yerleşiyor. Bazen de ‘‘ayıp olmasın’’ veya ‘‘kimse alınmasın’’ diye hatalar tamir edilemiyor. Özellikle Kıbrıs politikamızdaki bocalamanın başlıca nedeni bu değil mi?

İlter TÜRKMEN

Ötüken'den not: İlter Türkmen Bilderberg ve CFR üyesidir. Bakınız: HAİNLERİN LİSTESİ
 
TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI İBRETLİK