|
İLTER TÜRKMEN'E AÇIK MEKTUP !
Sayın İlter Türkmen,
Aşağıdaki yazınızı okumuş bulunuyorum. Eski bir tecrübeli diplomat
geçmişinizden dolayı, böyle bir köşe yazısını yadırgadığım için
size yazmayı uygun buldum.
Yazınızın başlığında yer alan muamma
kelimesi ile ülkemiz ve Kıbrıs'lı soydaşlarımız için son derece
önemli olan bir konuda toplumumuzun zihinlerini bulandırmaya yönelik
bir tutum içersinde olduğunuzu ifade etmek istiyorum.
Bildiğiniz gibi uluslararası sözleşmeleri düzenleyen 23.5.1969
tarihli Viyana Konvensiyonu, ülkelerin akit ettikleri sözleşmelere
sadaket ile uymalarının gerekliliğini vurgulamaktadır.
Kıbrıs’ın AB’ye kabul işlemi A’dan Z’ye kadar yanlışlar ile dolu
olmasına rağmen kısa bir müddet evvel kendilerince hukuk ve insan
hakları havarisi olduklarını zanneden bir kısım züppe ülkeler, böyle
bir ihtiyaç duymaksızın tek taraflı bir tasarrufta bulunarak, her
türlü uyarıya rağmen Kıbrıs’ı üyelik sürecine sokmuşlardır. Bu eylemden
çok açık bir şekilde
anlamaktayız ki, hukuk-mukuk bu ülkelerin umurunda değildir. Onların
tek düşüncesi bulunuyor, ülkeleri; içerideki elit (hain) tabakanın
yardımı ile çökertmek. Bunda başarılı olduklarını tespitle, yazınızın
da bu sürece katkıda bulundugunu inkar etmek mümkün görünmüyor.
Yine bildiğiniz gibi AET ile akit edilen Ankara anlaşmasının 2.
maddesi 1. fıkrasında, Anlaşmanın amacı olarak; Türkiye’nin
ekonomisinin hızlandırılmış kalkınması hedeflenirken, şuana
kadar yürüyen ilişkilerde bunun tam tersi olmuştur ( 70’li yıllarda
yıllık 150 milyon dolar ile başlayan ticaret açıkları, günümüzde
yıllık 12 milyar dolara ulaşmıştır).
23.11.1970 tarihli Katma Protokolün 57. maddesinde ve 2/76 Protokolünün
Praempel bölümde yer aldığı gibi ülkemizin tam üyeliğinin 22. yılın
( 1.12.1986) sonunda gerçekleşmesi gerekirken şimdiler de 2012,
kimilerine göre 2023 ve daha başka sayılar telefuz edilmektedir.
Mübarekler sanki akit edilenleri ULUSLARÜSTÜ anlaşma değil de,
Spor-Toto kolonu
doldurmak olarak algılamaktadırlar.
Ülkemiz ahde vefa ile sadık kaldığı bu anlaşmalara uyarak 1/95
Protokolü ile Gümrük Birliğine geçmiştir. Ve bu eylem yüzünden ülkemizin
iflasın eşiğine geldiğini de hiç kimse inkar edemez. Akit edilen
anlaşma ve protokoller incelendiğinde; mal ve hizmetlerin hiçbir
engel olmaksızın serbest dolaşımı öngörülmektedir. Avrupa Adalet
Divanında aksine kararlar olmasına rağmen ( bk. Abdülnasir Savaş
kararına ) Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları halen vize ile AB ülkelerine
seyahat etmektedirler. Türk mamüllerinin AB’ye girişi esnasında
yüzbin türlü engel konulmaktadır. Böyle bir ilişkide uluslarüstü
sözleşmeden bahsetmek, fikrimce zihin özürlülüğünden bahsetmek ile
eş anlamlı olur. Zira bu hal saflıktan da öte, salaklığa delalettir.
Tarih için tarih verilmesi kavramından başlayarak yukarıda
arz ettiğim Spor-Toto
sayılarına kadar geniş bir yelpazede yer alan bu benzeri söylemlerin,
hangi mutabakatın neresinde ve ne ;ekilde yer aldığını lütfeder
de belirtirseniz size müteşekkir kalacağım.
Özetle ifade etmek gerekir ise, tecrübeli eski bir diplomatın muamma
ile zihinleri bulandırarak, bir zamanlar resmi görevi icra ettiği
ve halen kamusal görev ifa ettiği toplumuna karşı sorumsuzluk örneği
sergilediğini belirtir, mantığı anlamakta zorlananların acilen uzman
bir hekime müracaatlarını öğütler, bilvesile sağlık ve hayırlı işler
dileklerimi saygıyle sunarım.
Kalın sağlıcakla.
Reyhan Gündoğmuş, Köln, 16.08.2003
| İlter Türkmen'in yazısı: |
|
KKTC ile Gümrük Birliği muamması
MUAMMA diyorum, çünkü KKTC ile imzalanan ve Türkiye'nin resmi
AB politikasına taban tabana zıt nitelikteki ‘‘Gümrük Birliği
Çerçeve Anlaşması’’nın hangi akla hizmet ettiğini birçokları
gibi ben de anlamakta sıkıntı çekiyorum.
Zaten olayların seyri de biraz esrarengiz. İlk önce bir ‘‘Gümrük
Birliği Anlaşması’’ imzalanacaktı, son dakikada yapılan değişiklikle
başlığa ‘‘Çerçeve’’ sözcüğü sokuldu ve bu suretle bir ricat
kapısı açıldı. Anlaşmanın metni de açıklanmadı. Ancak bildiğim
kadarı ile anlaşma bir hayli kapsamlı ve onay için TBMM'ye
sunulması öngörülüyor. KTTC onay işlemlerine başladı bile.
* * *
Fikir aslında yeni değil. 1990'lı yılların başında, Güney
Kıbrıs'ın üyelik başvurusu AB tarafından kabul edilirse, Türkiye
ile KKTC arasında Gümrük Birliği'ne gidilmesi kararlaştırılmıştı.
Kıbrıs Rum başvurusu kabul edildi, üyelik müzakereleri başladı,
üyelik gerçekleşti, fakat hiçbir şey yapılmadı. Arada başka
yaptırımların da gündeme geldiğini
hatırlıyoruz. 57'nci Hükümet'in Dışişleri Bakanı, Güney Kıbrıs
AB üyesi olduğu takdirde ‘‘Tepkimizin sınırı olmaz’’ demişti.
Bir başka bakan şahinliği daha da ileri götürerek sadece Kuzey
Kıbrıs'ı değil, fakat Güney Kıbrıs'ı da ilhak edebileceğimizi
Avrupa Konseyi'nde ima etmişti. Egoyu okşayacak parlak manşetler
üretmekten başka bir işe
yaramayan, fakat diplomasinin inandırıcılığını yitiren boş
söylemler...
Hiçbiri gerçekleşmedi.
* * *
KKTC ile Gümrük Birliği projesinin şimdiye kadar rafa kaldırılmış
olması boşuna değildi. Türkiye 1996'dan beri AB ile bir Gümrük
Birliği içinde bulunuyor. Sınai ürünler için karşılıklı olarak
gümrük vergileri ve miktar kısıtlamaları kaldırıldı. Üçüncü
ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesi uygulanıyor. Birliğin
tarımı, hizmetleri ve kamu ihalelerini de kapsaması için çalışmalar
sürüyor. Türkiye, değil Gümrük Birliği, fakat AB'nin anlaşma
yapmadığı ülkelerle serbest ticaret anlaşması bile akdedemez.
Türkiye'ye üçüncü ülkelerden gelen mallar vergi ödendiğine
dair ‘‘dolaşım belgesi’’ olmaksızın AB ülkelerine ihraç edilemez.
Ortak gümrük tarifesinden daha düşük vergi tahsil etmek Gümrük
Birliği Anlaşması'na aykırıdır. Kaldı ki Mayıs 2004'te Güney
Kıbrıs AB'ye tam üye olunca Türkiye ile arasında otomatik
olarak Gümrük Birliği uygulaması başlayacak. Asıl sorun bu.
O zamana kadar Kıbrıs'ta bir çözüme varılamazsa KKTC ile serbest
ticaret Güney Kıbrıs'ın onayı ile ancak Güney'deki limanlar
üzerinden yapılabilecek.
* * *
Mesele son derece basit. Bırakın AB üyeliğini, KKTC ile Gümrük
Birliği AB ile bugünkü kurumsal ilişkilerimiz nedeniyle kesinlikle
hayata geçirilemez. Peki nasıl oluyor da bu kadar vahim bir
hata yapılabiliyor? Zannediyorum ki, yine örneklerini daha
önce de
gördüğümüz, inat ve işgüzarlık karışımı talihsiz bir bürokratik
girişim karşısındayız. Fakat daha vahimi siyasi sorumluluk
taşıyanların hata yapıldığını fark etmemiş olmalarıdır. Derin
devlet dediğimiz işte bu: Siyasi iktidara rağmen veya onun
zaafından, deneyimsizliğinden,
tereddütlerinden, belki de bilinçsizliğinden yararlanılarak
politika üretilmesi ve uygulanması. Sonra da bunun ismi altı
çizile çizile ‘‘devlet politikası’’ oluyor. İş bu kadarla
da kalmıyor. Ok yaydan çıktıktan sonra ‘‘Artık geri adım atamayız’’
görüşü yerleşiyor. Bazen de ‘‘ayıp olmasın’’ veya ‘‘kimse
alınmasın’’ diye hatalar tamir edilemiyor. Özellikle Kıbrıs
politikamızdaki bocalamanın başlıca nedeni bu değil mi?
İlter TÜRKMEN
|
|