|
TÜRK MİLLİYETÇİLERİ VE SİYASİ ORGANİZASYONUN GELECEĞİ
(MHP Liderliği Ve Gelecek)
Bu Yazı Niçin Yazıldı?
Türk Milliyetçilerinin fetretine dair yazımla başladığım seriyi
üçüncü yazıda bırakmayı
planlamıştım. Ancak, bu üç yazı üzerine aldığım telefon ve e-mail’lerle
şahsen eleştiri ve
temennilerini ulaştıran ve sadece yurt içinden değil, yurt dışından
Almanya, Hollanda,
Fransa’daki Ülkücülere kadar pek çok dostumuz, Gönüldaşımız ve Ülküdaşımız
bir
dördüncü yazı da yazmam için baskı yaptılar.
Asıl zor olanı da bu yazı olmalıdır. Bu, bir bakıma yeni siyasi
organizasyonun nasıl olması, kim veya kimler tarafından yapılması
dahil, pek çok konuya yer veren, ümitlerin organize olmasına
dönük; reel politiği de dikkate alan ülkücü yaklaşımlar olmalıydı.
Sonunda bunu yapmaya pek çok arkadaşın katıldığı toplantıda ikna
oldum ve çalışmaya
başladım.
İşte bu yazı böyle bir kararla ve yaklaşık 15 günlük bir çalışma
ile şekillendi. Bu çalışmanın
büyük bölümünü de Ülkücü Hareketin aksakalları (aklı eren büyükleri)
sayılabilenleri ile
genel başkan adayı veya aday olması beklenen kişileri ile görüşmeler
teşkil etti.
İmzasız Mektuplardan İmzalı Eleştiriye
Karizmatik liderlerin olduğu şark toplumlarında, liderlere –genellikle-
seveceği, beğeneceği, onaylayacağı konular, uygun usluplarla anlatılır.
Aslında bu askerî bir kuraldır ve “komutana soru sorulmaz; O’nun
sorularına cevaplar verilir” biçimindeki bir anlayıştır. Savaşmak
üzere yetişen askerler için de bu doğrudur. Bu kuralı demokrasiye,
siyasi partiye ve sivil yönetimlere taşımak başarısızlıkların değil,
mağlubiyetlerin de sebebi olur.
Ama karizmatik liderlerin öngörüleri, kadroların başarı amaçlı;
yılmaz, bitmez, tükenmez
çalışmaları bu yenilgiyi geciktirir.
Bunu en iyi bilenler Türk Milliyetçileri olmalıdır. Merhum Lider
hayatta iken de partide
tasvip edilmeyen idareciler, yanlışlar olurdu. İlde ilçede pek çok
yerde bilerek veya
bilmeden yapılan yanlışlar için bile eleştiride bulunmak veya şikayetçi
olmak, lidere
saygısızlık gibi algılanırdı. “Lider, doktrin, kadro” anlayış
ve disiplini bunu zorunlu da kılardı. Soğuk savaş döneminde bu işin
hoşa gittiği de olurdu. Başbuğ’un bir bildiği vardır, şeklinde değerlendirilirdi.
Bahsedilen hava içinde eleştiride bulunmak, argo tabiri ile “biraz
sıkardı”.
Aynı şey Erbakan hareketinde de vardı. Birazcık fazla şey ummak,
partilileri gözlerde
büyütür; şeyhe mutlak bağlı ve her şeyi keramettir,
hikmet vardır, şeyh bir ders vermek istemiştir mantığı ile
değerlendirmek, yanlış sayılmazdı.
İşte bu sağlıksız yapı insanları, imzasız mektuplar
yazmaya veya dedi-kodu yapmaya yönlendirirdi.
Başbuğ’un Vefatı sebebiyle, “andık” demek için beş yıldızlı bir
otelde yapılan toplantıda,
MHP Genel Başkan Yardımcısı'’ın söylediği, “biz dedi – kodu yapan
toplumuz” biçimindeki “öz eleştiri”nin kaynağı budur
ve dedi – kodunun gelenekleşmesinde diğer idarecilerle birlikte,
bu konuşan zatın da ciddi katkısı vardır.
Artık sevgisini kaybetmekten, üzmekten korkulacak, “bir bildiği
vardır” denecek “bilge
lider” yok. Meşhur şarkıdaki gibi, “kimse şah değil, padişah
değil”, hele Başbuğ hiç değil. Demokratik hayata alışmak, demokrasiyi
yaşamak ve yaşatmak için hela kapısına, gizlice yazı yazma devrinin
kapanması lazım.
Bizim, belki de biraz da sert eleştirilerimizi imzamızla yazmamızın
sebebi budur. “Hoca,
yıkarlar, yıktırırlar, topuğundan bir delik açarlar, ...” gibi
şahsımıza yapılan ikazlar, eskilere ait alışkanlıkların eseridir.
Hayır öyle değil, diyenler gerçekten çağın gerisinde kalmış fanatikler
olmalıdır.
Türk Milliyetçileri de, örgütleri de değişecek, değişmek zorunda.
Bunu da yine yaşı elli
civarında olan “Ülkücü Ağabey takımı” başaracak. Bizim ortaya
çıkışımız bu tür sosyal
gelişmelere öncülük anlamı da taşımaktadır.
Geldiğimiz yer, geri çekilerek, dayak yiyerek, mağlubiyetler yaşayarak
karşılaştığımız
gerçekleri görerek ulaştığımız nokta; çağdaş, insanî ve uluslararası
doğrulardır. Hatta bu
yazıda şahsî duygularımızmış gibi yansıyan duygular bile, nefsimizle
doğrudan ilgili değil,
bahsettiğimiz arkadaş, dost ülkücü camiaya ait bir bakıma ortak
duyguların seslendirilişidir.
Buna rağmen alınan alınır, kızan kızar. Ama herkes iyi bilir ki,
bu, İslam’ın ve Türk Töresinin yasakladığı, imzasız mektup veya
dedi –kodu değildir.
Doğruyu Birlikte Bulmak
“Benim dediğim doğru”dan, “herkese göre doğru”yu
bulmanın birlikte başarılı olmanın yolu, doğru sözlü, açık ve tek
yüzlü olmaktan geçmiyor mu?
“- Hata yaparsam bana ne yaparsınız?” diyen Halife Hz. Ömer’e
karşı, kılıcını çekip:
“- Ya Ömer, hata yaparsan şu kılıcımla düzeltirim!” diyen
“Sahabi” tavrına ihtiyacımız yok mu?
Ülkücülük bu iddiaya sahip çıkmak değil miydi?
-Öyleydi ve hâlâ da öyledir.
Kaç yüzlü olduğumuzu bizim bile hatırlamadığımız, Kâbe’nin yönünü
unutarak, “dönerli
kıble”lere tapmaya başladığımız tarihlerden bu tarafa yenilgiden
yenilgiye koşmuyor muyuz?
Yalan, riya, yağcılık, yalan yere yemin, alavere- dalavere, menfaat,
hırs, nefis, şeytan ve
daha sayamadığımız pek çok şey bizim ve bütün Müslüman toplumların
hayatını kuşattığı
için, batılıların kuklası durumuna düşmedik mi?
Bu kıblesizlik bizi “erkekçe” den ürkerken bulunduğumuz
“çukur”a düşürmedi mi?
Bundan kurtulmak için, önce herkes kendi aynasında, kendisine bakacak;
eksiğini gediğini,
yalanını yanlışını kendisi görecek ve bunlardan kurtulmanın yollarını
arayıp bulacak. Bu,
bizim şahsi yanlışlarımızdan bir kısmından kurtulmamızı sağlayabilir.
Ama asıl büyük
yanlışlardan, büyük şeytanlardan kurtuluşumuz için
bir birlerimize karşı açık, şeffaf, doğru olmak; yanlışlarımızı
Hak için tenkit etmek, düzeltmek için gayret etmek ve Hak için doğruda
yardımlaşmak gerekiyor.
Doğruyu, Hak olanı o zaman daha kolay buluruz ve eriştiğimiz mertebelerden
tepe taklak
aşağılara, çukurlara düşmeyiz.
Bu açık ve doğru tavır sadece dinî işlerde, ticari ilişkilerde
değil, sosyal, kültürel ve siyasi ilişkilerde de böyle olmalıdır.
Gün Sazak’ın Gümrük – Tekel Bakanlığındaki başarısının sırrı bunda
gizli değil miydi?
Böyle bir yolda, birlikte, Hak olanda, Hak için yola çıkanlara selam.
Yola çıkmayanları da
yola çıkarmak için gayret, yola çıkmış olanlara düşüyor!
Ha gayret!
Ülküdaşların Sevgisini Kaybetmeye Devam
Eski metotlarla, eleştirilemeyen, tenkit edilemeyen karizmatik
lider varmış gibi davranma
alışkanlığı, liderlikle ilgisi bulunmayan, “genel başkan”
etiketli kişilerin “ben de liderim”
demesine sebep oldu. Bunda, etrafta bulunan eski Milletvekili dalkavukların
ciddi katkısı
vardır. Dalkavukların meydana getirdiği diktatörler, kendi isteğiyle
bu işi başaranlardan daha zalim ve acımasız oluyor. Gelecek sezgisi
ve bilgisi olmadığı için de (şükür ki) uzun ömürlü olmuyor.
Bu tür bir diktatör, bizimle birlikte bütün millete “oyuncak
askerleri” gerçek asker zanneden çocuktaki yenilgileri ve şaşkınlıkları
yaşattı.
Kendisini oyuna kaptıran çocuğun, elinde naylon tüfekle “dıkşın
dıkşın” diyerek kendisini
oyuncaklardan biri gibi, onlarla savaştıran ruh hali, “sun’i
(sahte) lider”leri havaya kaptırır.
Gene öyle oldu.
Başbuğ’un ölüm yıldönümü sebebiyle Ankara’daki törenlere katılmamak
için planlanmış Yozgat gezisinde, kendisini dinleyenlere: “3
kasımda, seçimleri değil, kendi dava arkadaşlarını ve Ülküdaşlarının
sevgisini kaybettiğini” söylemişler.
Bizim bu konuşmaya böyle bakışımızın sebebi, yaklaşımın samimiyetten
uzak, bizi yeniden
aldatmaya yönelik oluşudur. Öyle anlaşılıyor ki, bunları, halktan
yediği, D. Bahçeli’nin
seçimler önceki deyimi ile, “Osmanlı Tokadı” da uyandırmamıştır.
Bu satırların yazarının Sn D. Bahçeli ve ekibinden bir tek Allah
kulu ile şahsî ihtilafı ve meselesi yoktur. İhtilafımız, ideolojiktir.
Keşke şahsî ihtilafımız olsaydı da ideolojik ihtilafımız olmasaydı.
Şahsî işimizde araya bir dost girer, ihtilafımız olan kişiyle barıştırırdı.
İş de biterdi. Töre bunu gerektirir.
Onların Türk Milliyetçiliği dışında “merkez parti?” olmak
için kıblelerini değiştirmeleri ve
icraatlarını bu kafayla yapmaları ihtilafın merkez noktasını oluşturmaktadır.
Hiç kimseye karşı ne saygısızlığımız söz konusudur, ne de kimseyi
kırmak gibi bir arzumuz olabilir. Kaldı ki, dostlukta da, düşmanlıkta
da âdil olmayı ve yüz yüze tekrar bakacağımızı hesap etmeyi tavsiye
eden Kutlu Peygamber buyruğuna iman etmiş birisi olarak, ölçüyü
nasıl elden kaçırabilirim?
Bizim yaptığımız tarihi ve sosyolojik bir tespittir.
Kendi kadrolarının oyunu, ilgisini, sevgisini kaybettiği değerlendirmesini
yapan ve yeniden
kaybettiklerini kazanmak isteyen lider bu görüşlerinde samimi olduğu
zaman, çekilmeyi
bilerek ve becererek, geçmişteki sevgisini bir hatıra olarak saklamayı
da düşünür ki, lideri
olduğu hareket başarılı olsun.
Başarılı bir eş ve anne sıfatıyla eski başbakanlardan Sayın
Tansu ÇİLLER’in siyaseti bırakması –sanıyorum- böyle bir duygunun
eseridir. Erkeklikleriyle ünlü olanların bu hanımdan olsun biraz
erkeklik öğrenmelerini anlatmak bizi üzdüğü gibi, sıkıntı da veriyor.
Türkeş’in koltuğuna oturmuş bir Türk Çocuğu’ndan böyle bir davranışı
beklemek her Türkün hakkıdır, bizim de hakkımızdır.
Beklentimiz, hem O’na, hem de kendimize saygımızı korumak içindir.
Lider, zaman en büyük ilaç diye, insanların unutkanlıklarından
yararlanmak amacıyla davranmaz.
Lider, cephede, bütün kuvvetlerini kaybetmesine sebep olmuş
belki de düşmanla işbirliği yapmış hain ve/ya başarısız komutanlarını
yanına alarak halkın karşısına çıkmaz.
Yukarıdaki konuşmanın yapıldığı Yozgat’ta; insanları MHP’den uzaklaştıran,
hatta
sövmelerine sebep olan kaba, kırıcı, itici, kimseyi adam yerine
koymayan gayri medeni
davranışlardan üşenmez, bıkmaz (eski devlet bakanı)nı yanına almanın
başka ne anlamı
olabilir?
Türk Milliyetçilerinin kalesi Yozgat’a ve Yozgatlıya saygısı olan,
sevgisini yeniden kazanmak isteyen her hangi bir kimse bu zatla
birlikte, Yozgat’ta görünmek isteyebilir mi?
Yozgatlı bir şey dememişse, ev sahipliği duygusunun yanında, yukarda
belirtilen eski
alışkanlıklar ve “edeb”inden olmalıdır.
Kaybettiğimiz Sadece Sevgi mi?
Kaybedilen şey, sadece Ülkücülerin sevgisi midir?
Bunu herkesin kendi kendine ve arkadaşları ile tartışması lazımdır.
Biz sadece Ülkücülerin
değil, bütün milletin sevgisini kaybettik. Ayrıca, bu sevginin yerini
almak üzere milletin
nefretini de kazandığımızı itiraf etmeliyiz.
Yoksa, millet MHP’den kurtulmak için, hâlâ kuşku duyduğu AKP’ye
niye bu kadar
yükleneydi?
Evet kırk yıl, Türkçü, Milliyetçi, Mukaddesatçı, Muhafazakar, Vatansever,
Hacı, Hoca,
tarih, vatan, millet diyerek, bu vatan ve bu ülkü için en az beşbin
şehit vererek, çamura
batmış inek memelerinden sağılan ilahi nimet süt kadar aziz,
göz yaşı kaselerini güneşin doğuşuna kadar doldurmaya
mecbur ölüm mahkumu gibi, ilahi imbiklerden damla damla sağarak
biriktirip, meydana getirdiğimiz “nur havuzu”muza domuz
leşi atarak, içimize giren, içimizi de, dışımızı da kirleten,
depremlerle yolsuzluğa dönüşen/dönüştüren, değerlerimizi kaybettiğimiz
idaresizlikler ve bir türlü sevemediğimiz, “ne olursa olsun,
yeter ki Ecevit’li hükümet olsun”, düşüncesi; Ecevit’i de, hayranı
milliyetçi particileri de defterden sildirdi.
Bunu başaranlar hâlâ Ecevit Limanı’nda demirli bir teknede
yaşamıyor mu?
Sevgiyi kaybetmenin de, nefreti celbetmenin
de sebebi budur.
Buna sebep olanlar milleti daha fazla üzmeden ortadan –hiç olmazsa-
bir süre kaybolmalı değil midir?
Ya Mahalli İdareler Seçimi Öne alınırsa
Evet, özellikle Türk Milliyetçilerini mahcup eden ve buna rağmen
partiyi ellerinde tutanların
hesap etmeleri gereken en önemli şey, meclis çoğunluğunu elinde
bulunduranların, “hava bu hava” deyip mahalli idareler seçimini
öne alacakları ihtimalini iyi hesaplamalarıdır.
Böyle bir şey gerçekleşirse, beklenen kongre ekim ayında yapılamaz.
Mevcut
kadrosuzlukla gidilecek bir seçimde alınacak sonuç, yaklaşık %3
civarında bir oy olacaktır. (Dileriz bu olmaz.)
Böyle bir sonucu başaracaklar, “olsun, ne çıkar, küçük olsun
bizim olsun”, diye kendilerini de, çevrelerini de kurtaramazlar.
Bizim edindiğimiz intibaya göre, o zaman birileri, boynuna ip
takılmış, sokakta sürüklenen Saddam heykeline dönerse, kabahati
dışarıda arama ve suçlu bulma gayreti çok anlamsız olacaktır.
Böyle bir tehlike hesap edilerek, mahalli kongreler hızlandırılmalı
ve genel kongre erkene alınmalıdır.
İlan edilen takvime göre haziranda il kongreleri tamamlanacak.
Buna göre, yeni tarih 12
ekim yerine, Temmuzda bir tarih olabilir. Doğru olan, vicdanî
olan bu olmalıdır.
Kurmay – Lider Heyeti Yönetimi
Servet Kabaklı başta olmak üzere, pek çok ülkücü heyecanlar
ve ürpertiler duyan
gönüldaşımız, “kurmay-lider heyet yönetimi” veya “başkanlar
konseyi” benzeri kadro
yönetimlerinden bahsetmektedir.
Genel Başkan adayları arasında bulunanlardan da benzer teklifler
işitilmektedir. Hatta
ülkücü arkadaşlarımızdan Afganistan’da uygulanmış olan Lora
Jirka modeli önerenler olduğu gibi, zayıflatılmış başkanlık
ve güçlendirilmiş ikinci adamlar konseyinden bahsedenler de olmaktadır.
Bunların sebebini, halen koltuktakilerin totaliter, kimseyi insan
yerine koymayan yönetimidir.
İnsanları toplayan da, bölüp dağıtan da liderdir. Lider olacaklar
istemezse, kimse kimseyi
adam yerine koymaz. Bu yakın geçmişle yaşanarak öğrenilmiştir.
13 nisan 2003 günü, TSE salonundaki anma toplantısı sonunda, Ankara
Aydınlar Ocağı
Başkanı Prof. Dr. Şaban Karataş’ın sözlerinin ifade ettiği mânâ
da bu kendini bilmez kibir
heykellerini anlattığı için dakikalarca süren alkışlar almıştı.
Merhum Türkeş’e sormuşlar:
-Kurmay’la Komutan’ı ayırarak anlatıyorsunuz, bunu bize anlatır
mısınız?
Cevap vermişler:
-Kurmay, her konuda birden çok alternatif üreten ve komutana
sunan kişidir. Kurmayın sorumluluğu yoktur. Komutansa, kendisine
sunulan alternatifler içinden birini tercih eden, onu emir haline
getiren ve sorumluluğuna katlanan kişidir.
Yani liderlerin yanında kurmaylar her zaman vardır, ama sorumlulukları
olmadığı için
yönetime ve sorumluluğa ortaklıkları yoktur.
Kurmay heyetle anlatılmak istenen, yetki ve sorumluluğa ortak
bir komisyonsa, bunu
çalıştırma imkanı yoktur. Siyasi partiler kanunu dahil, buna pek
çok engel de vardır.
Siyasi partilerin bu günkü şeklini düzenleyen mevzuat hükümlerine
göre, genel idare kurulu içinden seçilen, daha dar kadrolu
“Başkanlık Divanı” zaten Başkanlara, daha fazla birlikte
olacakları, daha fazla danışmalar yapacağı yakın ve aktif kadro
olmuyor mu? Üstelik de yetkili ve sorumlu kadro.
O zaman güçlü ikinci adamlardan oluşacak bir başkanlık
divanı bu problemi ortadan
kaldırır. Dalkavuklardan oluşan bu tür heyetler hem başarısızlığın
sebebi, hem de
sorumluluğu “başkan”a yıkmayı başarıp aradan sıvışmaya yol
açar.
Bu güne kadar, en az son elli yıldır, ikinci adamların ve bu divanların
güçlü kişilerden
olmamasına (Özal’ın kalkınma sağlamış ilk yılları hariç) dikkat
edilmiştir.
Aslolan seçilecek yeni Genel Başkan’ın kendisini aşarak, paralı
olduğu için güçlü, içi boş küpe benzeyenlerin belli bir oranın üstüne
çıkmaması, bu kurulları mesleğinde seçkin, fikren ve medeni olarak
güçlü kimselerden oluşturmasıdır.
Zor, ama kurtarıcı olan budur.
Gönlümdeki Genel Başkan Adayı
Başımı iki elim arasına alıp düşündüğümde, bizi fetretten çıkaracak
genel başkan adayı,
ideale yakın bir tiptir:
Önce genç. Fiziği düzgün, kimyası sağlam, Türk ve Müslüman.
En az bir yabancı dil bilen, dünyayı tanımış, dünya görüşü beni
heyecanlandıracak, keyfiliklerin düşmanı, kendine güvenen; kendinden
emin, insanları çalıştırmakta bir orkestra şefi gibi hassas ve kıvrak,
40 yaşını aşmamış, evli ve en az iki çocuklu, muhtemelen doçent,
(yahut bir iş başarmış bir iş adamı), bir sabır küpü... Dinlenmemek
için yola çıkmış, ülkeyi Türk dünyası ile birlikte çağlar üstünden
aşırıp, en öne taşımaya azmetmiş bir ülkücü!..
Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz ruh hali, mevcut yapı, fesat ortamı,
aramızda onlarla
mevcut bu gençleri kuytu odalarda hapsetmektedir.
“Boz atlı Hızır” gibi bu yiğit Bozkurtlar ne zaman
gelse, başımızın üstünde yerleri olacak!..
Genel Başkan Adayları Ve Aksakalların Ortak Görüşleri
Kendileri ile görüşme imkanı bulduğum, daha önce genel başkan adayı
olmuş olanlar (Sn.
D. Bahçeli hariç) ile bu dönem ilk defa adaylık çalışmalarına
başlamış olanlar ve bazı
aksakallarla görüştüm. Bunların tamamına yakını aşağıdaki konularda
bir birleri ile önceden
konuşup anlaşmış gibi mutabık, aynı görüşlere sahip...
(Eskiden genel başkan adayı olmuş olan Sn. Y. Tuğrul Türkeş
siyaseti -en azından
şimdilik- bıraktığından bahisle MHP ile ilgili görüş belirtmemiştir.)
Ayrıca, başta ülkücülerin Yiğit Sesi Ozan Arif olmak üzere,
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde
ülkücü kuruluşların yönetici, eski yönetici gibi pek çok arkadaşımızla
da bu konu müzakere
edilmiştir. Onlar, hareketin eski yoluna yeniden dönmesini; ekim
kongresinin çok geç olduğunu, şartların buna o tarihte imkan vermeyeceğini
ve hareketin başına “yeni” bir aday beklediklerini belirtiyorlar,
bekliyorlar.
Halen aday olanlardan görüştüklerimizin çoğunun mutabık gibi göründüğü
hususlar şunlar:
1. Öncelikli hedef, partiyi bu hale getirenlerden kurtarmaktır.
Bu iş için aday olanlar arasında birlik yapılmasına gerek olabilir,
böyle bir işbirliğinden kaçınılmamalıdır.
2. Yıllardır ele alınıp gözden geçirilmemiş olan Türk
Milliyetçiliği Fikir Sistemi, çağın
gelişmeleri de dikkate alınarak güncelleştirilmelidir. Bu yapılmazsa
parti yeniden başarısızlığa mahkum olur. Bu günkü hezimetin de asıl
sebebi böyle bir çalışmanın yapılmamış olması, rüzgâra veya akıntıya
doğru gidilmesidir.
3. Partinin 1999-2002 arasında, iktidarda yaptığı
yanlışların bir daha tekrarlanmayacağına dair genel başkan adaylarınca
– mümkün olursa birlikte- söz verilmeli
ve bu dönem için milletten özür dilenmelidir. Buna gerek
yok diyenler yanında, bu konuda “kongreden karar alarak, bu dönemi
reddi miras edelim” diyen adaylar da var.
4. Bu ilk kongrede; daha önce kaydı silinen, disiplin kurulu
kararı ile üyelikten çıkartılan,
kovulan, incitilen bütün üyeler için bir af çıkartılmalı ve
herkes yeniden partiye üye haline getirilmelidir.
5. Parti çok hızlı bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.
6. Bugünkü genel başkan ve üst yönetim dahil, hiç kimsenin
dışlanmayacağı,
horlanmayacağı, parti ve yan kuruluşlarında çalışmak isteyenlerin
taleplerinin (hırsızlık veya
rüşvet iddiası bulunan birkaç kişi hariç) müspet karşılanacağı hususu
önceden deklere
edilebilir.
7. MHP’den ayrılanlarca kurulmuş partilerdeki ülküdaşlara
bütünleşme imkanı verilebilmesi için görüşmeler yapılarak,
birleşmenin sağlanması için yeniden ve süratle olağanüstü
kongreler yapılabilir.
Doğrusu, adayken yukarda belirtilen derleyici, toparlayıcı görüşleri
ifade etmek kolaydır.
Seçilecek yeni genel başkandan bu toparlayıcılığı beklemek;
nefsini aşmayı, fraksiyoncu olmamayı, geçmişin olumsuzluklarını
unutmayı ve ders almış olmayı beklemek hakkımızdır.
Bunu yapmayacak, yeni bölünmelere sebep olacak kimsenin genel
başkan olmasını kim hoş görebilir?
Bu güne kadar bölündüğümüz yeter.
Bölen katsayısı değil, toplayan, çarpan ve büyüten; hoşgörüsü,
sabrı, azmi, çalışması,
koordinasyonu ve sevgisi dağlardan engin insan beklediğimizi hesap
etmeyenler, kazansalar da kaybetmiş sayılırlar. Bu da unutulmaya.
Aksine davranmaları halinde, ilk muhaliflerinin de önce ülkücüler
olacağını şimdiden ilan etmek bir vicdan borcudur.
Genel Başkan adaylarından bir kısmının, ülkücü arkadaşlar ve bazı
bürokratlara ikinci
maddede belirtilen Milliyetçilikle ilgili konularda hazırlık yapmaya
başladıklarını, Sayın Ramiz ONGUN’un kurduğu Ülkücü Kadro
Hareketi ile 9 Işık’taki temel görüşler dahil, Ülkücü
Dünya Görüşü ( Türk- İslâm Ülküsü) ve devlet yönetimine ilişkin
konularda çok ciddi bir akademisyen kadrosu ile çalışmalar yaptığını
da belirtmem gerekiyor.
Sn Ramazan Mirzaoğlu , aynı kabinede görev yapmış olmak
sebebiyle Sn. Devlet
Bahçeli’ye vefa göstererek, O aday olursa, aday olmayacağını;
O aday olmazsa, genel
başkan adayı olabileceğini beyan etmiştir ki, ahlaki bir olgu
olarak bu vefa anlayışını saygı ile ifade etmeliyim.
Sn. Mirzaoğlu yukarıdaki hususların çoğunluğuna iştirak ettiğini
de söylemiştir. İştirak
etmedikleri bu günkü yönetime ilişkin hususlardır.
Kendileriyle görüştüğüm kişiler arasında (görüşme sırasına göre):
Sayın Ümit ÖZDAĞ,
Ramiz ONGUN, Muharrem ŞEMSEK, Tuğrul TÜRKEŞ, Aytekin YILDIRIM, Ramazan
MİRZAOĞLU, Namık Kemal ZEYBEK, Sadi SOMUNCUOĞLU, İbrahim ÇİFTÇİ
ve
Koray AYDIN’ı özellikle saymak istiyorum.
Bunlardan, son aylarda, bir vatansever aydın olarak yazdığı “Türk
Milliyetçiliğine eleştirel yazı”ları sebebiyle genel Başkan
adayı olacağı konuşulan Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ ve eski bakanlardan,
“eğitimcilerin başkanı” Namık Kemal ZEYBEK, söylentilerin
aksine aday olmadığını ifade etmişlerdir. Eski Bakanlardan Sadi
SOMUNCUOĞLU partideki üyelik kaydının silindiğini, yeniden kayıt
da olmadığını, aday olmayı da düşünmediğini belirtmiştir.
Sayın Özdağ, Zeybek ve Somuncuoğlu, Türk Milliyetçiliğinin yeniden
değerlendirilmesi, ilkelerin berrak bir şekilde tespiti ve bunlardan
taviz verilmemesi; bunu beceremeyerek, rüzgara göre eğilip büküleceklerin
aday olmaması gerektiğini ısrarla beyan etmişlerdir.
Kendisi ile yaptığımız görüşmede; Devlet Bahçeli’nin genel başkan
olmasında birinci
derecede rol üstlenmiş ve etkili olmuş Koray AYDIN, adayım
demiyor. Ama öyle bir
hazırlık içinde ki, Bahçeli’yi genel başkan seçtirerek kazandığı
vebalden kurtulmanın sancılarını çekiyor veya bu ıstırabı daha
fazla taşıyamayacak görünüyor. Bu “vebalden kurtulma”, bütün
ülkücülerin duygusu olsa da, bunu başarmada K. AYDIN’a çok büyük
bir pay düşecek görünüyor.
Ayrıca, aday olacakları yolundaki bilgileri doğrulatma imkanı bulamadığımız
biri Tokat, ikisi de İstanbul eski Milletvekili toplam
üç arkadaşımızla görüşme imkanımız olmadı. Okuyucuya saygı açısından
belirtmeyi vazife sayıyorum.
Eski genel başkan adaylarından Prof.Dr. Enis ÖKSÜZ ve partisi
iktidarken farklı
düşüncelerini genel başkanına mektup yazarak ulaştırmış Edip
ÖZBAŞ BBP’de görevli
olduklarını, parti ile birlikte hareket edeceklerini bildirmekle
birlikte, gönüllerinin gerçek bir büyük birlikte olduklarını
ihsas ettirmişlerdir.
Aksakal diye ifade ettiğimiz,Türk Milliyetçiliğinin kıdemli büyükleri
ki, çoğunluğu emekli
prof. olanların isimlerini –bir kısmının- buna lüzum görmemiş olmaları
sebebiyle-
vermiyorum. Ancak bunların en az yarısının Türkçü, Milliyetçi Vakıf
ve derneklerin
yöneticileri olduğunu ifade edebilirim.
MHP kongresinden sonra oluşacak yapıya göre BBP ve ATP
yöneticilerinin birleşmeyi
düşünebileceklerine dair ciddî izlenimler aldığımı da kısaca söylemem
lazım.
Şimdi görev delege seçilecek yiğitlerde.
Onların adam gibi, özel kulis ilişkisi yerine, Türk ve Müslüman,
geleceğin Başbakanını seçen yetkin ülkücüler olarak davranmayı becermelerinde.
Haydi hayırlısı.
Dr. Abdülkadir SEZGİN
|