|
TÜRK ORDUSU VE ÜÇ KADIN
1970 senesi idi. Adana’da oturduğumuz mahallede bir komşumuz vardı;
Van’lıydılar. Çok
iyi bir komşumuzdu Nafiye Teyze. ‚Hayırsız’ dediği pek eve uğramayan
bir kocası ve
yakışıklı bir genç olan torunu ile beraber yaşardı. Sanırım Edremit’liydi.
Çünkü „büyük
oğlum çimento fabrikasında çalışıyor“ derdi. Anlattığına göre annemle
yaşıt kızları vardı.
Yani teyze dediğime bakmayın ...epey yaşlı bir kadın. Boş zamanlarında
kahve içmeye,
oturmaya gelirdi bize. Aslında oturduğumuz sokakta 4-5 yaşlı kadın
daha vardı. Mesela,
Hatice Hala 80 yaşlarında olup en yaşlısıydı. Biz de Hatice Hala
derdik ona. Sebebini
bilmiyorum ama sanırım annem babam böyle hitap ettiği için diyorduk.
Nafiye Teyze hoş
sohbet bir kadındı. Annemin dediğine göre de gençliğinde çok güzelmiş
Bir gün Nafiye Teyze bizim eve uzak bir yerde olan Sebze Hali’ne
alış verişe gitmiş, filesini
çantasını doldurmuş geliyor yolda yanından geçen bir asker Nafiye
Teyzenin iki kolundaki
ağır yükü görünce:
-Teyzeciğim yardım edeyim, ben taşıyayım...der
Nafiye Teyze dönmüş bakmış ki bir asker :
-Yok evladım ben kıyamam sana ...ben yavaş yavaş giderim... de
get sen yoluna
-Peki sen bilirsin Teyzeciğim, deyip yürümüş asker
Önde asker, Nafiye Teyze biraz arkada tekrar yürümeye başlamışlar,
derken asker ZINK
diye durmasın mı..? Nafiye Teyze meraklanmış. Yanından geçerken
de göz ucuyla
bakıyormuş...ne oluyor diye. Biraz daha gitmiş ama merak bu ya...dayanamamış
geri
dönmüş... Ne görsün asker hala öyle heykel kesilmiş gibi durmuyor
mu.? Nafiye Teyze iki
gözü iki çeşme koşmuş askere:
-Gurbanın olim asker ağam tamam al taşı ne oldu sana babam
diyerek askerin kolundan tutup çekiştirirmiş.
Nafiye Teyze ben sebep oldum da, asker çarpıldı sanarak çırpınırken
az sonra asker:
-Teyzeciğim İstiklal Marşı okunuyordu esas duruşa geçtim, demiş
bunu her anlattığında çok gülerdik.
…………….
Başını hep kara bir tülbent ile örterdi. Ayağındaki bol büzgülü
siyah şalvarı ise onu
olduğundan uzun gösterirdi. Arada bir gördüğümüz gözleri şiş oğlu
ile beraber yaşardı.
Elazığ’lıydılar. “Namım Kara Fatma” derdi, sıkça…Cumhuriyet Bayramı’nda,
30
Ağustos’ta, Adana’nın Kurtuluş Günü’de onu eski elbiselerini giymiş
yepyeni(!) silahlarını
kuşanmış olarak evinden çıkarken görürdüm. Bayram merasimini izlemeye
gittiğimde de
kalabalıklar içinden ona “Fatma Teyze” diye seslenmek bana ayrı
bir gurur verirdi.
Bir gün sordum:
-Fatma Teyze, sana Kara Fatma diyorlar, peki sen tarihteki Kara
Fatma mısın..?
-Dur ben sana kim olduğumu anlatayım, demişti.
- Daha küçüktüm, annem babam ve gardaşlarımla yola çıkmış bu taraflara
geliyorduk. O
zamanlar bizim Harput, Ermeni doluydu. Haberimizi almışlar, bir
gece yolumuzu kestiler.
Babam „kaçın“ diye bağırınca karanlıkta her birimiz bir tarafa koşmaya
başladık. Ben
anamla beraberdim. Az sonra bir çukura yuvarlandım ama anam anlamamış
ki, „Fatmam“
diye çağırmaya başladı. Az sonra yetişen Ermeniler anamı öldürdüler.
O çukurun dibinde
titreyerek sabah ettim.Korkumdan dışarı çıkamıyordum. Ama bir ara
ağlayan babamın
sesini duyar gibi oldum. İyice emin oluncaya kadar dinledikten sonra
babama seslendim.
Beni bulunca çocuklar gibi sevindi. Sırayla anamın ve bütün kardeşlerimin
cenazelerini
bulduk ellerimizle onları oraya bir yere gömdük. Daha sonra babam
beni, yolda
karşılaştığımız bizim gibi oraları terkedip göçen tanıdık bir aileye
teslim etti ve mücadele
etmek için memlekette kaldı. Babamla en son olarak Sakarya Savaşı
öncesinde
görüşmüştüm. Bir kaç sene sonra bana şehadet haberiyle beraber bu
madalyayı verdiler….
Oğlu, bilmem kaç senesinde Harp Okulu talebesi iken “ihtilalci
gruba mensup olduğu
söylenerek” tasfiye edilenlerdendi. Ailesinin imkanı olmadığı için
okuyamamış, sicilli olduğu
için de yıllarca hiç bir yerde iş vermemişlerdi. Sonunda Adana’da
oturan baba-dede dostu
bir ahbabın ricasıyla Adana’nın meşhur pavyonlarından birinde iş
bulmuştu. Gözlerinden hiç gitmeyen şişlik aslında her gün sabaha
kadar pavyonda çalışmasındandı.
-Fatma Teyze, senin elbiselerin eski ama silahların niye yeni,
diye sormuştum
Onmaz bir yarasına dokunmuş olmalıydım ki, hıçkırarak ağlamış ve
bana dara düştükleri,
ekmek bulamadıkları günlerde babasından kalan kılıç ve silahları
nasıl sattığını anlatmıştı.
-Bunlar oyuncak yavrum oyuncak, diyerek de tabancasını göstermişti.
Gerçekten de Fatma Teyzenin tabancası oyuncaktı. Göğsüne doladığı
fişeklik ise av
malzemeleri satan her yerde bulunan türde bir şeydi.
…………………
Bütün gün köşedeki marangozhane ile arka kısmındaki ev arasında
mekik dokurdu, Hamide karı. Marangozluk yapan oğlunun yanından hiç
ayrılmaz hatta işlerine de yardım ederdi. Seneler önce, marangoz
olan kocası öldüğünde o zamanlar daha çok genç olan oğluyla beraber
çalışıp bu dükkanı kapatmamış hatta oğlu askere gittiğinde de burayı
tek başına idare etmesini bilmiş bir kadındı. Arada bir yanına çağırıp
ellerimden tutarak benimle sohbet ederken nedense gözlerim hep kimi
tırnaksız kimi kopuk parmaklarına takılırdı.
Evimizin bitişiğindeki “virane” dediğimiz yıkılmış bir evin kısmen
temizlenmiş küçük
arsasında Hamide Karı’nın torunları ile oynardım. Onlar benimle
Türkçe ama kendi
aralarında Arapça konuşurlardı. Yıkıntılar arasından bazan bir tabak,
bazen eski bir albüm
bulurduk. Bütün günümüz bu yeni oyuncakla geçerdi. Komşuluk ilişkilerimiz
iyiydi. Ailece
oturmaya gidilip gelinmezdi ama sokakta hergün ayaküstü görüşülürdü.
Yalnız, onlardan
gelen yemekler, sofraya çıkmazdı nedense...
Kurban bayramlarında kocaman beyaz bir horoz keserlerdi. Bir Kurban
Bayramı günü
viranede oynarken Hamide Karı çağırmıştı beni. Yanına gittiğimde
elime içinde bol tavuk etli pirinç pilavı olan kocaman bir tabak
tutuşturmuştu. Aç olmalıydım ki eve gelene kadar
yutkunmuş ve içeri girer girmez de anneme pilavdan yemek istediğimi
söylemiştim. Annem
ise:
-Akşama yersin, diyerek elime bir parça ekmek tutuşturup beni tekrara
sokağa salmıştı.
Tabii o akşam sofraya, Hamide Karı’dan gelen bütün yemekler gibi,
pilav da çıkmadı.
Anneme sormuştum sebebini.
-Oğlum onlar pis, demişti sadece.
Karartma geceleri yaşadığımız günlerdeydi. Sokağımızın açıldığı
ana caddeden bitmek
bilmeyen askeri konvoylar geçiyordu. Sanki dev kara karıncalar caddeyi
kendilerine yol
yapmışlardı. İnsanlar, tedirginlik içindeydiler. Evimize hergün
2-3 gazete girer olmuştu. Hava karardığı zaman evimizin mavileştirdiğimiz
lambalarını mümkün olduğu kadar az
kullanmamızı söylerdi babam. Sokak lambaları ise tamamen söndürülmüştü.
Karartmaya
uymayanları ikaz etmek için polis ve bekçiler dolanırlardı sokak
aralarında. Kıbrıs
Harekatı’nın başlaması ile birlikte şehrimizde heyecan artmıştı.
Önce savaş mağduru olan Kıbrıslıları gördük. Yüzlerce aile Kıbrıs’tan
Adana’ya nakledilmiş mahallemizdeki bir okulun müsait kısımlarına
yerleştirilmişlerdi. Günlük yemek ihtiyaçları her ne kadar Kızılay
tarafından karşılanıyorsa da mahalleli seferber olmuştu.
Bu sırada Hamide Karı’nın da rotası değişti. Sabahtan akşama kadar
ev ile dükkan
arasında mekik dokuyan Hamide Karı’nın 3. durağı bu okul olmuştu.
Onu hergün kucağı
dolu olarak bir kaç defa okula giderken görürdüm. Bir defasında
annemle beraber biz de
okula yemek götürüyorduk. Yolda Hamide Karı ile karşılaştığımızda
anneme:
-Düşmanlarımızı kahredecek ordumuz olsun da biz bunlara her zaman
bakarız, demişti.
Bir müddet sonra Adana, Ağustos’un sıcağından değil zafer muştularıyla
kavrulmaya
başladı. Çünkü, gözleri bağlı vaziyette üstü açık Cemselere doldurulmuş
Rum esirler
gelmeye başlamıştı. Çok uzak memleketlerde özel olarak gelen meraklı
insanlar yol boyunca oturup sabahtan akşama kadar savaştan dönen
muzaffer orduyu seyrediyorlardı. Askerlik Şubesi’nin önü
-Ben de savaşa gitmek istiyorum diye gelmiş can vermeye hazır
Ülkücülerle doluydu.
Yol kenarında bekleyen köylerden gelmiş yaşlı adamlar, karayağız
delikanlılar
beraberlerinde getirdikleri sepetlerdeki üzüm, incir gibi meyveleri
askerlere vermek için can
atarlardı. İşte, o muhteşem günlerde Hamide Karı bir elinde bidon
bir elinde bardak
günlerce hiç durmadan cadde boyunca dolaşarak bu masum insanlara
su dağıttı.
Her hikayenin kıvrımlarında bir çok gerçekler saklıdır anlayabilene...
Recep Küçükizsiz, 13
Temmuz 2003
|