Arsiv 2000-2001-2002-2003
 

ARTIK KULAKLARI O İĞRENÇ KAHKAHAYI DUYMUYORDU...


Namazını selam vererek bozmak mecburiyetinde kalmıştı. Dökülmüş
saçlarından çıplanmış alnı ter içindeydi. Seccadenin üstünde öylece
düşünceye daldı.

-Nedir bu yarabbi, 2-3 gündür çektiğim sıkıntı... diye geçirdi içinden.

Uykularını bölen kabuslardan, sebepsiz sinirlenmelerden ve içini bir an
olsun rahat bırakmayan huzursuzluklardan halsiz düşmüştü. Durumu, bütün
aile fertlerini de etkiliyordu.

Garipliklerinin ilk farkına varan hanımı olmuştu. Önceleri ne olduğunu
anlamamıştı lakin saygısından dolayı soramamıştı da. Aslında çok merak
ediyordu ama sabredip beklemeyi daha uygun gördü.

.................................................

O gece, kocasının tuhaf sayıklamaları ile uyandı. Adam çırpınıyor,
anlaşılmaz şeyler söylüyordu. Dayanamayıp hızla sarstı, uyandırdı. Adam,
sanki cereyana tutulmuşcasına titriyordu. Vücudundan boşanan ter,
pijamasını tamamen ıslatmıştı. Bir müddet öylece kaldıktan sonra
hanımının manasız ve korkuyla bakan gözlerinden yaşlar boşanınca kendine
gelir gibi oldu. Yanmakta olan gece lambasının ölgün ışığından
yararlanarak floresans lambanın anahtarına doğru uzandı. Hala titremekte
olan elleriyle güç bela lambayı yaktı. Işığın odaya yayılmasıyla az da
olsa içinde bir ferahlama hissetti. Hıçkırarak ağlamaya başlamış olan
hanımının saçlarını şefkatle okşadı. Bir müddet sonra kendini tutma
gayretindeki hanımı, soran gözlerle doğruldu.

Bir birlerini öylece süzdüler. İlk konuşan adam oldu:

-Hanım, ne olursun sus artık, biliyorum halime üzülüyorsun ancak
isteyerek olan bir şey yok, dedi.

Kadın, usulca yataktan indi. İleride duran masanın üstündeki sürahiden
bardağı su doldurarak kocasına getirdi. Adam bardağı, titremesi git gide
azalan elleriyle alarak suyu içti.

-Yine uğursuz kabuslar gördüm; büyük bir havuzun içindeyim. Her taraf
kapkaranlık. Su, yavaş yavaş kan kesiliyor. Gittikçe kuvvetten
düşüyorum. Kan beni içine çekiyor, benim ağzımdan kanlar fışkırıyor...
Bu esnada havuzun kenarında duran birinin korkunç kahkahalarını
duyuyorum ve çırpındıkça kana batıyorum......

-Hayırdır inşaallah... diyen kadın, endişe içinde sessizce dualar
okumaya başladı.

............................................

Sahur vakti gelmiş sayılırdı, artık yatamayacağını anladı. Zaten
sabahları saat 05.00’de evden çıkıyor bir saat süren bir yolculuktan
sonra vardığı fabrikada saat 06.00’da işbaşı yapıyordu.
Hanımına üzerini değiştireceğini, temiz çamaşırlar çıkarmasını
söyleyerek abdest almak için banyoya yöneldi. Gözlerinin önünden gördüğü
kabus bir türlü gitmiyordu. Besmele ile abdest almaya başladı. Soğuk
suyu tesirini hemen göstermişti. Bileklerinden ve yüzünden süzülen
sular, kendine gelmesine sebep oluyordu. Doğruldu. Aldığı abdestten
dolayı içinde manevi bir haz ve ferahlık duygusu yayıldığı yüzüne. Yatak
odasına geçerek temiz çamaşırlarını giydi. Kadın mutfakta sofrayı
hazırlıyordu. İçinden gelen kuvvetli bir istekle yatağının baş ucunda
asılı duran Kur’an-ı Kerim’e uzandı. Fakat, aklına seccadeyi sermemiş
olduğu gelince yüklüğe yöneldi. Düzgünce katlanmış saçaklı seccadeyi
alarak serdi. İçi yanıyordu. Tekrar bir bardak su doldurup içti ve
Kur’an’ı alarak seccadeye çöktü. Hafif sesle Yasin-i Şerif okumaya
başladı. O an bütün maddi alemle irtibatı kesilerek ilahi bir vecdin
kucağında Yaradan’ıyla bir oldu.

..........................................

Daldığı bu alemden kadının seslenmesi ile çıktı. Kur’an’ı kaldırdı.
Seccadeyi toplayarak mutfağa geçti. Sahur sofrasını hazırlamış olan
hanımı kendisini bekliyordu. İkisinin de iştahı yoktu ama yemek
mecburiyetindeydiler. Zorla da olsa bir kaç lokma alıp kalktı adam.
Yatak odasına gidip oturdu ve tekrar gördüğü kabusu düşünmeye başladı.

Sofrayı toplayan kadın yan odada bulunan yavrularının açılan üstlerini
örttü. Tekrar mutfağa girerek bulaşıkları yıkamaya koyuldu.

Kocasının durumu hiç iyi değildi. Dün iftarda misafir ettikleri bir
arkadaşı da öyle dememiş miydi!?

-Fabrikada, çalıştığı makinanın başındaki düşünceli hali,
paydoslarındaki dalgınlığı... 2-3 gündür bu halleri de neyin nesiydi..?

Haftasonu nasıl olsa vardiyası değişecek böylece biraz olsun rahatlar
diye düşündü.

-Üzerimi giyineyim, dedi adam.

Gecenin karası henüz ağarmamıştı. Elbiselerini giydi. Uzaktan tek tük
köpek havlamaları ve vaktini şaşırmış horozların ötüşleri duyuluyordu.
Karısıyla helalleşip evden çıktı.

..................................

Servis otobüsünün geldiği durak oldukça uzaktı. Şehrin dışındaki bu
kenar mahallede henüz yol yoktu. Hala ekilip biçilen tarlaların içinden
sabahın tatlı serinliğinde ilerliyordu. Etrafta tek tük ev vardı,
elektrik de yeni gelmişti. Her saat başı gelen belediye otobüsü
mahallenin dünya ile tek bağlantısıydı. „Şehrin içinde dağbaşı gibi“ bir
yerdi burası. Gerçi mahallede yeni yapılan evler vardı ve mahalle
sakinlerinin sayısı hızla çoğalıyordu. Mahalle halkı genellikle köyden
şehire yeni göçmüş geçimini fabrikalarda çalışarak temin eden
insanlardı. Köy adet ve alışkanlıklarını henüz bırakmamışlardı. Çoğu
bakkaldan ekmek bile almaz evinde yufka ekmek yapardı. Her evde
istisnasız en az 4-5 çocuk vardı ve bir o kadar da hısım akraba kalırdı.

......................................
Otobüs durağına geldiğinde, kendinden önce gelmiş bir kaç arkadaşı
aralarında sohbet ediyorlardı. Selamlaşma faslından sonra da sohbet
devam etti. Birisi anlatıyordu:

-Dün akşamüstü eve geliyordum. Trafo inşaatının orada iki kişi yolumu
kesti. Adımı sordular söyledim ama inanmayıp kimliğimi istediler. Vermek
istemeyince de birisi kocaman bir silah çıkarıp döşüme vurdu. Kimliğime
baktıktan sonra ...

Diğerlerinin hayret ve korku belirten nidaları arasında, içlerinden
birisi daha aynı tür bir muameleyi bir kaç gün önce aynı yerde
yaşadığını söyleyince ortalıkta esrarlı bir hava esmeye başladı. Adam,
“Kimi arıyorlar acaba? ” diye geçirdi içinden. Fakat servis otobüsü
gelince sohbeti kesmek mecburiyetinde kaldılar.

..................................................

İçindeki sebepsiz sıkıntı git gide artıp tahammül edilmez bir hal
almıştı. İşyerinde çalışırken de durumu değişmedi. Paydos saati gelince
işyerinden hemen çıktı. Bir an önce kendini eve atmak istiyordu. Servis
otobüsüne binip beklemeye başladı. Fabrikanın önündeki seyyar
satıcılardan alış veriş yapan işçiler kah şakalaşarak, kah konuşarak
yavaş yavaş otobüslere doluşuyorlardı.

-Ne olur yani, biraz acele etseler de bir an önce evimize gitsek, şu
mübarek Ramazan’da Temmuz’un sıcağı tepemize geçiyor, diye söylendi.

Bir müddet sonra hareket eden otobüs, arada bir inecekler için mahalle
başlarında duruyordu. Otobüs, şehirden çıkınca iyice hızlandı. İnsanın
içini ferahlatan sert bir rüzgar açık olan camlardan içeri doluyordu.
Gömleğinin bir kaç düğmesini çözerek sırtını iyice arkaya yasladı.
Başını geri atarak sanki huzursuzluk ve sıkıntıyla yanan bağrını bu
rüzgarla soğutmak ister gibiydi. Nihayet son durağa geldiklerinde herkes
gibi kendisi de otobüsten indi.

.......................................

Yanında aynı zamanda komşusu olan bir iş arkadaşı vardı. Toprak yolda,
konuşmadan bir müddet beraberce yürüdüler. Sessizliği bozan adam:

-Akşama bize buyrun beraber iftar ederiz, dedi.

-Kusura bakma bu akşam bir köylüme misafiriz, dedi arkadaşı.

İnsanın içini kavuran güneş tam tepelerindeydi. Yolun iki tarafındaki
tarlalarda biçilmiş ekin sapları çivili tahta misali ışıl ışıl
parlıyordu. Tekrar koyu bir sessizlik kapladı ortalığı. Az sonra
arkadaşıyla evine giden patikanın başında vedalaşıp ayrıldılar. Adam,
mahallenin arka kısmı sayılan kuru dere yatağına yakın bir yerde
oturuyordu. Yoluna devam etti.

……………………………………….

İftar sofrası hazırlanmıştı. Hepsi de Allah’ın verdiği nimetle orucu
açmanın manevi sabırsızlığı içerisindeydiler. Adam, kadın ve çocuklar
hep beraber sofranın başında sessizlik içinde radyodan okunacak ezanı
bekliyorlardı.

-Allah ü Ekber ! Allahu Ekber !

Besmeleyle oruçlar açıldı. Ezanın hemen ardından yapılan dua bitince
radyoda dini bir sohbet başlamıştı. Hanımına radyonun sesini biraz
açmasını söyledi. Yükselen ses tüm odayı kapladı:

-Allah’a inananlar, bu uğurda mücadele edenler can verdiğinde onlara
ölü demeyiniz. Onlar diridirler ve şehitlik mertebesiyle
mükafatlandırılacaklardır…

Adamın gözleri daldı.

-Küfre, inançsızlara karşı mücadele vererek yılmaz bir inatla karşı
koyanlar, bu uğurda toprağa düşenler…

Kavrulmuş dudukları kıpır kıpır, Fatiha okuyordu. Şehit edilen Ülkücü
arkadaşlarını hatırlamıştı. Sofradan kalkıp yatak odasına geçti ve boylu
boyunca kendini yumuşak yatağa bıraktı. Yorgunluk ve uykusuzluktan
perişan olmuş bedeni iftar sonrasının rehaveti ile birleşince gözleri
kapandı. Az sonra odaya giren hanımı derin bir uykuya dalmış olduğunu
görerek şefkatle üzerini bir şeyle örttü.

…………………………………….

-Kalk, geç kalacaksın, diyen hanımının sesine uyanan adam şiş ve
kızarık gözlerini kırpıştırarak:

-O kadar oldu mu? diye hayretle sordu.

-Maaşaallah iyi uyudun, ben de yemeğini hazırladım.

Adam dinlenen sinirlerinin verdiği dinginlikle:

-Çok şükür, hakikaten rahatladım, bu uyku iyi geldi, dedi.

Kocasındaki rahatlığı hisseden kadın, sevinçle yanına sokulup başını
omuzuna yasladı.

-Geç kalmayayım, diyen adam banyoya geçerken, karısı da mutfakta bir
şeyler hazırlamaya koyuldu.

................................................

Abdestini alan adam yüzünde gülücüklerle, sevinçli bir halde sofraya
oturdu. Yemek faslı bitince de,

-Namazı kılıp hemen çıkayım, dedi.

Akşamın kazasını ve geciktirdiği yatsı namazını kıldı. Sofrayı toplayan
kadın, arta kalan yemeklere bakarak:

-Rabbime şükürler olsun, bu defa iyi yedi, dedi.

Tam o sırada gözü dün seyyar satıcıdan aldığı üzümlere ilişti. Kocası
“üzüm cennet meyvesidir” der, çok severdi. Zaten sırf bu sebeple almamış
mıydı... Hemen bir salkım üzüm yıkadı.

............................................

Adam namazını bitirince mutfakta uğraşan hanımına seslendi:

-On beş dakikam var, hemen çıkmalıyım yoksa servisi kaçıracağım. Haydi
bana eyvallah, Allah’a emanet olun...

Kadın, kapıda yetişti adama

-Üzüm yıkadım senin için ne olur yemeden gitme, dedi

-Hanım geç kalıyorum, iftarda yerim, dediyse de kadın büyük bir üzüm
salkımını kocasının eline tutuşturdu.

-Yiye yiye gidersin, karanlıkta gören olmaz, dedi

Adam “Allaha ısmarladık” diyerek evden ayrıldı.

..................................................

Hızlı denecek bir tempoda yürürken elindeki koca salkımdan da birer
ikişer koparıp ağzına atıyordu. Trafo inşaatının yanından geçiyordu ki,
sinsi ve yakıcı tonda bir ses duydu:

-Dur..!!!

Soluğunu tutarak zifiri karanlıkta etrafına bakındı. İleride kedi gözü
gibi parlayıp tekrar sönen iki ışık görmüştü. İçi bunlandı.

-Dur!!! diye tekrarladılar.

Sigara içen iki karaltı kendine yaklaşınca, sigaranın parlayan ateşinden
birinin sapsarı, diğerinin kıvırcık saçlı, tanıdığı iki genç olduğunu
gördü.

-Hayrola çocuklar, dedi...hayret dolu bir ifade ile.

-Arkadaşımızı bekliyorduk, seni o zannettik Ali abi, diyen gençler
inşaatın koyu karanlığına doğru yürüdüler.

Adam “Fesübhanallah” diyerek arkalarından baktı ve tekrar yoluna
koyuldu.

Bu arada o iki genç trafo inşaatının kenarında bekleyen uzun bir
karaltıya,

-Tamam o, kesinlikle o .... diyorlardı.

...................................................

Servis otobüsü gelmiş, ışıkları görünüyordu. “Biraz daha geç kalsam
kaçıracaktım” diyerek adımlarını sıklaştırdı. Bu arada elindeki salkımı
tüketmek için de birer ikişer atıştırıyordu.

Birden arkasından patlama sesleri duydu. Gayrı ihtiyari geriye döndü.
Yılan dili gibi uzayan kızıl yalımların üstüne geldiğini gördü. Ne
olduğunu anlayamadı. Ağızında henüz çiğneyemediği üzüm taneleri olduğu
halde kuru bir kütük gibi yüzüstü yere kapaklandı ve öylece hareketsiz
kaldı. Ağızından sıcak bir şeylerin boşandığını hissediyordu.

..................................

Son bir gayretle başını kaldırdı.

Sabah yıldızı üstüne ağıyordu. Şavkından gözleri kamaşırken yüzünü
seçemediği uzun boylu birinin:

-Bu iş de tamam, hah hah haaaaa, diyerek kahkahalar savurduğunu işitti

Gözlerini sım sıkı yumdu.

“La ilahe illallah...” diyerek ruhunu oracıkta Yaratan’a teslim etti.

Artık kulakları o iğrenç kahkahayı duymuyordu.

Recep Küçükizsiz, 16 Ağustos 2003, Ötüken

 
TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI İBRETLİK