|
Müziğimize de böyle bir anlayışla yaklaşan zihniyet 1950
yılına kadar radyolarda halk müziğini yasaklamışlardı. 1950'den
sonra sanat müziğini Bizans malı zannedenler
yasaklıyorlardı. 1960'dan sonra karmaşa daha da büyüdü. Türk
Müziği her çeşidiyle geri bulundu ve "aranjman"
adıyla büyük bir keşif(!) yapıldı. 1970'li yıllarda ise müzikte
daha büyük bir atılım yapıp, müzikle uğraşanların uzun saçlı,
uzun favorili olmalarıyla POP müziği yapınca daha çağdaş olacağımıza
karar verdiler. Halk kendi müziğini iyice unutur hale
gelince ağıt yakmayı "arabesk" yapınca olacak sandı.
O yılların birinde 19 Mayıs törenlerinde Ak Günler şampiyonu
Ecevit'in ideolojisiyle çok milli olan eğitim "ne de
güzel olur Rus'un aşkı" müziğiyle gençliği stadyumlara
gösteri yapmaya çıkartıyor, Eurovizyon için de bir Rus şarkısından
aşırılan "Yarınlar Bizim" şarkısı yutturuluyordu.
En büyük atılımı 2003 Eurovizyon'unda yaptık sonunda.
İspanya'dan kovulup gelen Yahudiler içinde kurulan Sabatayist
mezhebinin sahibi olduğu, İstanbul'daki Işık Lises'nden mezun
olan Siirt'in ünlü şeyhlerinden birinin torunu Sevtap Erener
hanım da bir işe yaramaz sandığı Türkçe'yi bırakıp İngilizce
şarkısını söyleyince kolayca şampiyon da olduk vesselam. O
şarkıyı bütün Avrupa anladı ama kendi öz yurdunda kimsenin
anlamadığı şarkı ile şampiyon olmuştuk. İşte Türk Müziği'nin
sadece yüz yıl içinde başına gelenler.
Türkiye'de her alanda, bir maziden bahsedecek olduğumuz her
alanda bu mazi çok gerilere gidiyor ise bir YUNAN kulpu takmayınca
rahat edemiyen aydınlarımız(!) uzun yıllar Türk Müziği, Arap
Müziği'nden doğdu dediler. Batılılaşmayı Yunan Kulpu ile bulacaklarını
sananlar daha sonra "hayır asla Arap olmadı, Bizans Müziği'nden
doğdu musikimiz" diye daha bir bilimsel(!) oldular.
Türk Müziği'ni, Türk Tarihi içinde düşünmek zorunda olmalıydık.
Türk'ler tarihlerinin hiçbir döneminde sağır ve dilsiz olmadıklarına
göre bir musuki anlayışları da olmuştur. Gerizekalılık gibi
milli bir hasletimiz olmayışı da bunu gerektirmektedir.
Bugün, bazı şuurlu Türk Tarihcileri bile Türk Tarihi üzerine
yazarken, yabancı kaynaklarla kendi tarihlerine bir geçmiş
senaryosu hazırlama alışkanlığını bırakamamışlardır. İslam
Öncesi Türk Tarihi uzmanlarından olan Prof.Faruk Sümer bile
"Kök Türkler" eserini yazarken Rus Bilimler Akademisi
kaynaklarından kurtulamamış, en eski Türk'ü, Rus
araştırmacısı Andronov'un adıyla anılan MÖ. 1000 yıllarına
ait bir Kurgan kazısından çıkarılan kemiklerle başlatan ve
Türkler'e 3000 yıllık bir geçmişi veren anlayışa saplanıp
kalmıştır. Yine Türk adını bu anlayış ile de MÖ.500'lerde
adı duyulan bir boyun adı olarak ilk defa tarihte rastladık
zanneden yanlışı ile de Türk adının MÖ. 2000'lerden daha eskilerde
Balkanlar'da bilindiğini görmemiştir. Batılılar, "rurik
yazı" sistemini yeni yeni çözerlerken, Balkanlar'da buldukları
kitabelerde "TRK" kelimesini okurken dehşete kapıldılar.
Aynı yıllarda, tarihte hiç yaşamamış bir "ARİ IRK"
icat etmekle meşgul olurlarken bu "TRK" kelimesi
bütün planlarını alt üst ederdi. İşin kolayını çabuk buldular.
Tarihin hiçbir döneminde rastlanmamış bir kavim icat ederek
"TRK" kelimesini çarpıttılar. Bu sessiz harflerin
arasını kendi işlerine gelecek şekilde doldurup "TRAK"
diye okudular ve Trakya bulunmuş oldu. Halbuki, rurik yazı
filolojisi "T" ile "R"nin arasını boş
bırakmazdı.
TRK buna göre ya TURUK ya da TÜRÜK olmalıydı. Bunların her
ikisi de TÜRKLER
demekti. TURUK olursa TURANLI oluyor, TÜRÜK olursa bu gün
hala kullanılan
TÜRK adının diğer bir söylenişi oluyordu. İşlerine geldiği
gibi yapıp TRAK okudular ve yeni icat edilen ARİ IRK'ın bir
kolu ilan ettiler. ARİ IRK niye icat ediliyordu? Asıl mesele
de buydu.
17. ve 18. Yüzyıllarda Avrupa'da büyük bir nüfus patlaması
olmuş, sadece 17. yüzyılda 100 milyon olan Avrupa nüfusu 300
milyona çıkmıştı. Bu nüfus patlaması üç şeyi tetiklemişti.
a) Sömürgecilik: Sömügeleşen yerlere bu nüfusun fazlası gidecekti.
b) Yeni rejimler: Nüfus patlaması oligarşik ve monarşik yönetimleri
rejim değişikliğine zorluyordu.
c) İcatlar-Keşifler: Yukarıda belirtilen sömüge ve rejim
potansiyellerinin arz talep ilişkisine yeni bir coğrafya ve
teknoloji arayışını başlatmıştı.
Avrupa devletleri, bu gelişmeler karşısında uzun vadeli hedefleri
de geliştirdiler. Ham madde ve enerji kaynakları ile sömürge
alanları yolu üzerinde OSMANLI vardı ve hasta edilmeliydi
önce ve sonrada ilk fırsatta yok edilmeliydi. Krallar, imparatorlar
ve kilise otorite kaybedince toplumları birlikte tutacak tutkal
inançlar gerekliydi. Bu da
milliyetçiliğin Avrupa versiyonu olarak IRKÇILIK şeklinde
kararlaştırıldı.
Irkçılık için de din zaafı olmalıydı ve biyolojik esaslar
bulunmalıydı. Bir yandan Avrupa'yı artık besleyemiyen Hıristiyanlık
AFYON ilan edilirken, Darwin'e "EVRİM" teorisi sipariş
edildi. ARİ IRK bu anlayış için pota olarak kabul edilmişti.
Cermen kavminin kültür blokları MS.5 yüzyılda Hunlar'ın önünden
kaçarak Avrupaya gelmişlerdi. Bütün Avrupa Cermenler'in kollarıydı
ve kültür ortaklığını ırk ortaklığı olarak ARYAN'lıkta toplamayı
ortaya attılar. Bu birliğe de ARİ IRK dediler. Daha önceki
hiçbir tarih belgesinde
adı geçmeyen ARİ IRK yapay bir tarihin ürünü olarak ortaya
atıldı.
Türk Milleti, kendinden bağımsız olarak Avrupa'da olan bu
gelişmeleri "bilim" adına aldı ve öğrendi. Tarihi
bu yapay tarih şeklinde öğrenirken, devletinin duvarları bu
yapay tarihin sahiplerince deliniyordu.
Osmanlı artık hastaydı. Bu hastalık kimliğini, özünü kemirmeye
başladı.
Onların ırkçılık sistemleri Cumhuriyetin ilk yıllarından 1945
yılına kadar devletimizin de resmi ideolojisi olmuştu. Bütün
dünyada bu geçerliydi zaten.
Ancak bu arada Türk Kültür öğeleri milletinden ayrı olmadığı
için aynı hastalıkları kapmaya ve çürütülmeye başlanıldı.
Türk Müziği'de bu arada hasta edildi.
Binlerce yıldan beri, devlet yönetimlerini dörtlü, sekizli
sistemler üzerine kuran Türk Milleti, musukisine de bunları
esas yapıyordu.
Antik çağlarda, müzik şimdi anlaşıldığı gibi sadece bir teganni,
sadece zevk vasıtası değildi. Fikirler ve inançlar müzik yoluyla
hazmedilir, öğretilir ve yaşatılırdı. Hatta notaların adları
kutsal bazı isimlere dayanılarak konuluyordu. Türk Müziği
sisteminde ise notalar çok farklı anlamlarla isimlendiriliyordu.
Şimdi gam adıyla bildiğimiz notalar kültür çevresinden
kültür çevresine göre tarih boyunca hep dğişmiştir. Her yerde
do-re-mi-fa gibi okunmuyordu. Mesela, Yunanlılar başta Avrupa'da
uzun zaman notalar gamı şöyleydi:
pa = re
vu = mi
ga = fa
di = sol
ke = la
zo = si
ni = do
pa = re
Türk kültür sistemleri en üst seviye olarak 24'lü sisteme
kadar ulaştırılmıştı. Türk Müziği'ne perdeler de bu şekilde
düm (yarım), tek (tam) olarak farklı bir düzenle 24 perdede
yapılıyordu. Bu tarz bir düzenleme zenginliği bugün bile hiçbir
milletin müziğinde bulunmamaktadır.
Diğer yandan, hiçbir millet 200'den fazla makam yapamazken
Türk Müziği'nde 3000 civarında makam bulunmaktadır. Perde
ve makam zenginliği gibi Türk saz zenginliği de henüz hiçbir
millet tarafından aşılmış değildir.
Tarih araştırmalarımız bize göstermiştir ki, Kuzey Afrika,
Avrupa, Yunan, Bizans, Arap ve İran müzik kalıplarının bugünkü
zenginlikleri de bütün temel kurallarını Türk Müziği'nden
almıştır. Sadece 7 makamı bulunan Bizans Müziği'nden Yunan
Müziği'ne hiçbir şey miras kalmadığı halde Yunan Müziği'de
tümü ile Türk Müziği makamları üzerine kurulmuştur. Kilise
müziği ise, antik çağ Yunan Müziği'nin zorlaştırılarak içinden
çıkılmaz hale getirildiği, sadece notalarının bile okunmasının
15 yıldan fazla bir eğitim gerektirdiği bilinmektedir. Üstelik
de, Yunanlılar'ın bile büyük bir bıkkınlık içinde dinlemek
zorunda kaldıkları başka bir gerçektir.
Türk Müziği tarihine daha başka açılardan bakarak, şiir sanatında
uygulanan aruz kalıplarının da ele alındığı notalama tekniği
tarihini başka bir makalemize bırakıyoruz. Orada, kronolojik
denebilecek bir süreç metodu ile tarihin hangi dönemlerinde,
hangi kültürlerin müziğine neleri verdiğimizi ele almak istiyoruz.
Nureddin Çankaya, 5 Haziran 2003, Ötüken
|