İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

 

BOY BOYLASAK
SOY SOYLASAK

(Dede Korkut'tan)

TÜRK'Ü ANLAMAK İÇİN
TÜRKÜ BİLMEK GEREK
(Türk Atasözü)

Türk müziği konulu bu makalemizi yazarken konu başlığı bulmakta oldukça güçlük çektik. Öncelikle, Türk Müziği mi, Türk Halk Müziği mi, Türk Sanat Müziği mi, Klasik Türk Sanat Müziği mi, Arabesk Türk Müziği mi, Türk Tasavvuf Müziği mi veya Türk Hafif (ya da POP) Müziği mi diyeceğimizi şaşırdık.

Kendi kültür değerlerimizin adını söylerken, o değerin hangi tarafından, kimin gönlünü kırmamak için veya kimin işine yarayacağını veya kimin saldıracağını düşünmek zorunda kaldığımız gerçeği içinde Türk Müziği diye asıl adıyla başladığımız makalemizin konusu kendi kültür değerlerimizden musukimizin adını bile nasıl koyacağımızı düşündürdü bize.

Osmanlı'nın son dönemleri ile Cumhuriyet dönemimizin tamamında, resmi makamlarda emir verme ve ahkam kesme makamlarında oturan "monşer" yetkililerimizin kültür ve daha kötüsü bilim ve akıl fukaralıklarının "milli" adını nasıl olduysa hala kaldırmadıkları eğitim ve diğer kurumlarımızın içinde saltanat sürdükleri sürece, bizi ne düşüneceğimizi bile zorlar hale getirdiklerini görmekteyiz.

TRT'nin, müzik politikası da bizim Türk Dil Kurumu'nun tuhaflığıyla paralel bir çizgi takip etmiştir. Türkçe lisanını Türkçe'leştirmek için görev yaptığını savunan Türk Dil Kurumu'nda, Türkiye'de Türk kalmamış sanmalarından olmalı ki, Agop DİLAÇAR adında bir Ermeni'ye düşmüştü bu görev uzun yıllar. Türkçe değil diye mi yoksa başka bir nedenle mi Ana'mızı "doğurtgaç", aşevi'ni "otlangaç" yapmışlardı diye hala anlayabilmiş değiliz. Ama Ermenice olan "balınç" kelimesini "bilinç" diye hangi ihanetle yaptığını da biliyoruz.

Müziğimize de böyle bir anlayışla yaklaşan zihniyet 1950 yılına kadar radyolarda halk müziğini yasaklamışlardı. 1950'den sonra sanat müziğini Bizans malı zannedenler
yasaklıyorlardı. 1960'dan sonra karmaşa daha da büyüdü. Türk Müziği her çeşidiyle geri bulundu ve "aranjman" adıyla büyük bir keşif(!) yapıldı. 1970'li yıllarda ise müzikte daha büyük bir atılım yapıp, müzikle uğraşanların uzun saçlı, uzun favorili olmalarıyla POP müziği yapınca daha çağdaş olacağımıza karar verdiler. Halk kendi müziğini iyice unutur hale
gelince ağıt yakmayı "arabesk" yapınca olacak sandı. O yılların birinde 19 Mayıs törenlerinde Ak Günler şampiyonu Ecevit'in ideolojisiyle çok milli olan eğitim "ne de güzel olur Rus'un aşkı" müziğiyle gençliği stadyumlara gösteri yapmaya çıkartıyor, Eurovizyon için de bir Rus şarkısından aşırılan "Yarınlar Bizim" şarkısı yutturuluyordu.

En büyük atılımı 2003 Eurovizyon'unda yaptık sonunda.
İspanya'dan kovulup gelen Yahudiler içinde kurulan Sabatayist mezhebinin sahibi olduğu, İstanbul'daki Işık Lises'nden mezun olan Siirt'in ünlü şeyhlerinden birinin torunu Sevtap Erener hanım da bir işe yaramaz sandığı Türkçe'yi bırakıp İngilizce şarkısını söyleyince kolayca şampiyon da olduk vesselam. O şarkıyı bütün Avrupa anladı ama kendi öz yurdunda kimsenin anlamadığı şarkı ile şampiyon olmuştuk. İşte Türk Müziği'nin sadece yüz yıl içinde başına gelenler.

Türkiye'de her alanda, bir maziden bahsedecek olduğumuz her alanda bu mazi çok gerilere gidiyor ise bir YUNAN kulpu takmayınca rahat edemiyen aydınlarımız(!) uzun yıllar Türk Müziği, Arap Müziği'nden doğdu dediler. Batılılaşmayı Yunan Kulpu ile bulacaklarını sananlar daha sonra "hayır asla Arap olmadı, Bizans Müziği'nden doğdu musikimiz" diye daha bir bilimsel(!) oldular.

Türk Müziği'ni, Türk Tarihi içinde düşünmek zorunda olmalıydık. Türk'ler tarihlerinin hiçbir döneminde sağır ve dilsiz olmadıklarına göre bir musuki anlayışları da olmuştur. Gerizekalılık gibi milli bir hasletimiz olmayışı da bunu gerektirmektedir.
Bugün, bazı şuurlu Türk Tarihcileri bile Türk Tarihi üzerine yazarken, yabancı kaynaklarla kendi tarihlerine bir geçmiş senaryosu hazırlama alışkanlığını bırakamamışlardır. İslam Öncesi Türk Tarihi uzmanlarından olan Prof.Faruk Sümer bile "Kök Türkler" eserini yazarken Rus Bilimler Akademisi kaynaklarından kurtulamamış, en eski Türk'ü, Rus
araştırmacısı Andronov'un adıyla anılan MÖ. 1000 yıllarına ait bir Kurgan kazısından çıkarılan kemiklerle başlatan ve Türkler'e 3000 yıllık bir geçmişi veren anlayışa saplanıp kalmıştır. Yine Türk adını bu anlayış ile de MÖ.500'lerde adı duyulan bir boyun adı olarak ilk defa tarihte rastladık zanneden yanlışı ile de Türk adının MÖ. 2000'lerden daha eskilerde Balkanlar'da bilindiğini görmemiştir. Batılılar, "rurik yazı" sistemini yeni yeni çözerlerken, Balkanlar'da buldukları kitabelerde "TRK" kelimesini okurken dehşete kapıldılar. Aynı yıllarda, tarihte hiç yaşamamış bir "ARİ IRK" icat etmekle meşgul olurlarken bu "TRK" kelimesi bütün planlarını alt üst ederdi. İşin kolayını çabuk buldular. Tarihin hiçbir döneminde rastlanmamış bir kavim icat ederek "TRK" kelimesini çarpıttılar. Bu sessiz harflerin arasını kendi işlerine gelecek şekilde doldurup "TRAK" diye okudular ve Trakya bulunmuş oldu. Halbuki, rurik yazı filolojisi "T" ile "R"nin arasını boş bırakmazdı.
TRK buna göre ya TURUK ya da TÜRÜK olmalıydı. Bunların her ikisi de TÜRKLER
demekti. TURUK olursa TURANLI oluyor, TÜRÜK olursa bu gün hala kullanılan
TÜRK adının diğer bir söylenişi oluyordu. İşlerine geldiği gibi yapıp TRAK okudular ve yeni icat edilen ARİ IRK'ın bir kolu ilan ettiler. ARİ IRK niye icat ediliyordu? Asıl mesele de buydu.

17. ve 18. Yüzyıllarda Avrupa'da büyük bir nüfus patlaması olmuş, sadece 17. yüzyılda 100 milyon olan Avrupa nüfusu 300 milyona çıkmıştı. Bu nüfus patlaması üç şeyi tetiklemişti.

a) Sömürgecilik: Sömügeleşen yerlere bu nüfusun fazlası gidecekti.

b) Yeni rejimler: Nüfus patlaması oligarşik ve monarşik yönetimleri rejim değişikliğine zorluyordu.

c) İcatlar-Keşifler: Yukarıda belirtilen sömüge ve rejim potansiyellerinin arz talep ilişkisine yeni bir coğrafya ve teknoloji arayışını başlatmıştı.

Avrupa devletleri, bu gelişmeler karşısında uzun vadeli hedefleri de geliştirdiler. Ham madde ve enerji kaynakları ile sömürge alanları yolu üzerinde OSMANLI vardı ve hasta edilmeliydi önce ve sonrada ilk fırsatta yok edilmeliydi. Krallar, imparatorlar ve kilise otorite kaybedince toplumları birlikte tutacak tutkal inançlar gerekliydi. Bu da
milliyetçiliğin Avrupa versiyonu olarak IRKÇILIK şeklinde kararlaştırıldı.
Irkçılık için de din zaafı olmalıydı ve biyolojik esaslar bulunmalıydı. Bir yandan Avrupa'yı artık besleyemiyen Hıristiyanlık AFYON ilan edilirken, Darwin'e "EVRİM" teorisi sipariş edildi. ARİ IRK bu anlayış için pota olarak kabul edilmişti. Cermen kavminin kültür blokları MS.5 yüzyılda Hunlar'ın önünden kaçarak Avrupaya gelmişlerdi. Bütün Avrupa Cermenler'in kollarıydı ve kültür ortaklığını ırk ortaklığı olarak ARYAN'lıkta toplamayı ortaya attılar. Bu birliğe de ARİ IRK dediler. Daha önceki hiçbir tarih belgesinde
adı geçmeyen ARİ IRK yapay bir tarihin ürünü olarak ortaya atıldı.
Türk Milleti, kendinden bağımsız olarak Avrupa'da olan bu gelişmeleri "bilim" adına aldı ve öğrendi. Tarihi bu yapay tarih şeklinde öğrenirken, devletinin duvarları bu yapay tarihin sahiplerince deliniyordu.
Osmanlı artık hastaydı. Bu hastalık kimliğini, özünü kemirmeye başladı.
Onların ırkçılık sistemleri Cumhuriyetin ilk yıllarından 1945 yılına kadar devletimizin de resmi ideolojisi olmuştu. Bütün dünyada bu geçerliydi zaten.
Ancak bu arada Türk Kültür öğeleri milletinden ayrı olmadığı için aynı hastalıkları kapmaya ve çürütülmeye başlanıldı. Türk Müziği'de bu arada hasta edildi.
Binlerce yıldan beri, devlet yönetimlerini dörtlü, sekizli sistemler üzerine kuran Türk Milleti, musukisine de bunları esas yapıyordu.
Antik çağlarda, müzik şimdi anlaşıldığı gibi sadece bir teganni, sadece zevk vasıtası değildi. Fikirler ve inançlar müzik yoluyla hazmedilir, öğretilir ve yaşatılırdı. Hatta notaların adları kutsal bazı isimlere dayanılarak konuluyordu. Türk Müziği sisteminde ise notalar çok farklı anlamlarla isimlendiriliyordu. Şimdi gam adıyla bildiğimiz notalar kültür çevresinden
kültür çevresine göre tarih boyunca hep dğişmiştir. Her yerde do-re-mi-fa gibi okunmuyordu. Mesela, Yunanlılar başta Avrupa'da uzun zaman notalar gamı şöyleydi:
pa = re
vu = mi
ga = fa
di = sol
ke = la
zo = si
ni = do
pa = re

Türk kültür sistemleri en üst seviye olarak 24'lü sisteme kadar ulaştırılmıştı. Türk Müziği'ne perdeler de bu şekilde düm (yarım), tek (tam) olarak farklı bir düzenle 24 perdede yapılıyordu. Bu tarz bir düzenleme zenginliği bugün bile hiçbir milletin müziğinde bulunmamaktadır.

Diğer yandan, hiçbir millet 200'den fazla makam yapamazken Türk Müziği'nde 3000 civarında makam bulunmaktadır. Perde ve makam zenginliği gibi Türk saz zenginliği de henüz hiçbir millet tarafından aşılmış değildir.
Tarih araştırmalarımız bize göstermiştir ki, Kuzey Afrika, Avrupa, Yunan, Bizans, Arap ve İran müzik kalıplarının bugünkü zenginlikleri de bütün temel kurallarını Türk Müziği'nden almıştır. Sadece 7 makamı bulunan Bizans Müziği'nden Yunan Müziği'ne hiçbir şey miras kalmadığı halde Yunan Müziği'de tümü ile Türk Müziği makamları üzerine kurulmuştur. Kilise müziği ise, antik çağ Yunan Müziği'nin zorlaştırılarak içinden çıkılmaz hale getirildiği, sadece notalarının bile okunmasının 15 yıldan fazla bir eğitim gerektirdiği bilinmektedir. Üstelik de, Yunanlılar'ın bile büyük bir bıkkınlık içinde dinlemek zorunda kaldıkları başka bir gerçektir.
Türk Müziği tarihine daha başka açılardan bakarak, şiir sanatında uygulanan aruz kalıplarının da ele alındığı notalama tekniği tarihini başka bir makalemize bırakıyoruz. Orada, kronolojik denebilecek bir süreç metodu ile tarihin hangi dönemlerinde, hangi kültürlerin müziğine neleri verdiğimizi ele almak istiyoruz.

Nureddin Çankaya, 5 Haziran 2003, Ötüken


TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI