|
BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL, HEPİMİZİN VEBALİDİR..!
Uzaktaymış gibi görünen çıplak yumru tepelerin çevirdiği, etrafında
devasa bacaların göğü delmeye azmetmiş gibi boyunlarını yukarı doğru
uzattıkları orta halli bir Anadolu ilçesinde eski bir ev....
Başından eksik etmediği yeldirmesinin çevrelediği yüzü, kahır yüküyle
yıpranmış genç yaşta kocamış bir kadın, akşamın alacakaranlığı gibi
üzerilerine çöken çaresizlik sancılarının ve umarsızlık kıvranışlarının,
Allah’a tevekkül sınırlarını zorladığı ümitsizlik anlarından birini
yaşıyordu.
Ayşe’nin sızlanmaları başlamıştı yine:
-Ana dişim ağrıyor, dayanamıyorum, deyip duruyordu devamlı.
..........................
Ailenin tek kızıydı Ayşe. Zaten iki kardeştiler. Bir de küçük erkek
kardeşi vardı. İmkansızlıklar sebebiyle okula fazla devam edememiş,
hayatın baharında gencecik
bir kızdı.. Babası, hayatın darbeleri ile bozulan dengesini tamamen
kaybetmemeye çalışan bir kamyon şoförü, anacağızı ise gün yüzü görmemiş
bir ev hanımı...
-Kızım, biliyorsun baban işsiz, ekmek alacak paramız bile yok...
ama vallahi evlere temizliğe gideceğim, bu parayı bulacağım...
Genç kadın, Ayşe’nin dayanılmaz acılarını, hergün aynı şekilde
sürüp giden bu konuşmalarla dindirmeye çalışır, bu kötü kaderin
ta ezelden sadece kendisinin değil
bütün aile fertlerinin alnına yazılmış olduğunu düşünürdü.
....................
Misafir odasındaki camlı dolabın üstünde asılı duran resimlerin
hikayesini ölene kadar gözünün yaşı bir türlü dinmek bilmeyen babaannesinden
dinlemişti, Ayşe.
“...Bir zamanlar kara dinli, kızıl kafirler varmış bu memlekette.
Ağızlarından salyalar akarak dolaşır, ellerindeki kocaman silahlarla
büyük küçük demeden herkese
zarar verirlermiş. Dedesi hiç sevmezmiş onları. Hele amcası nefret
edermiş bu azgın köpeklerden. Seneler önce daha Ayşe’nin doğmadığı
yıllarda bir mübarek
Ramazan ayında sofrayı hazırlamış babaannesi. Buz gibi soğuk ayran
da yapmış oğluna, kana kana içsin diye. Dedesi, “oğlum gelmeden
bu iftar olmaz, yarın
bayram..” der durur, dört dolanırmış küçücük evin içinde. Oruçlu
ağzıyla babaennesi de bildiği bütün duaları okurmuş bu arada.Sonra
dedesi, dayanamamış, oğlunu
bulup eve getirmek için telaşla gitmiş çarşıya...”
Gözlerinde tomur tomur biriken yaşları buraya gelince tutamayan
babaanneden dinlediği bu masalımsı bu hikayenin sonunu hiç bir zaman
öğrenememiş Ayşe kız.
.....................
Babaannesi küçük Ayşe’yi her bayram arifesinde elinden tutar evlerine
yakın eski bir mezarlığa götürürdü. Kocaman ağaçların koyu gölgeleri
altındaki bu yemyeşil
mezarlıkta bir yere gelince babaannesi
-İşte yavrum deden burada yatıyor, derdi.
|
Bir kenarına iliştiği, bu başında bir taş bile olmayan, yabani
otların daladığı toprak parçasının etrafını temizler, bir
taraftan da kendi kendine konuşurdu:
-Ahh Halil’im ahh, bizi sahipsiz koydun gittin... evimin
direği yiğidim...sana kıyanlar onmasınlar...dünyalarına doymasınlar...rahat
uyu Halil’im...
|
 |
Evin babası ve dağ gibi bir oğulu peşpeşe ahirete yolcu eden babaanne,
bildiği bütün dualarını yapar Ayşe kıza da öğrettiği bütün sureleri
okuturdu.
Oradan kalkıp biraz daha uzaktaki başka bir mezarlığa daha giderlerdi.
Yolda her zamanki gibi:
|
-Babasından ayrı oğul olur mu..? diye kahırlı kahırlı söylenirdi
babaanne.
Yeni mezarlık, öyle pek kalabalık olmazdı. Burada da çorak
bir toprak parçasının yanında dururlar, yakındaki bir çeşmeden
Ayşe kızın getirdiği suyla hafif kabarık bu
toprağı sularlardı.
|

|
Eve döndükten sonra bayram sabahına kadar babaanne ağzını açıp
kimseye tek bir laf etmez, sabaha kadar da namaz kılar, zikir çekerdi.
.....................
Ayşe, yıllarca öğrenemediği bu hikayenin sonunu dişinin ağrısından
duramaz hale geldiği bir gün babasından dinlemişti.
Yıllar önce dedesi ve amcası, büyük bir adamla aynı yola baş koymuşlar
ve kutlu bir davayı kendilerine gaye edinmişler... Dedesi partiye,
amcası derneğe gidermiş
hergün. Babaannesinin anlattığı masalımsı hikayedeki gibi değilmiş
gerçekler meğerse... Komünist katiller, mübarek Ramazan ayında arife
günü hem de iftar saatinde
ezanlar okunurken vurmuşlar dedesini. Arkasından amcası yine mübarek
bir Ramazan günü, cezaevinde yatan Ülkücü bir arkadaşını kurtarmak
için avukat tutup
mahkemelerini takip ederken geçirdiği bir trafik kazası neticesi
parçalanarak rahmetlik olmuş...
Mahkemelerin biri biterken diğeri başlamış, bütün aile adliye kapısı
ile avukat bürosu arasında yıllarca sürünmüş. Çünkü, trafik kazasından
sonra olay yerinde zabıt
tutan polisler amcasının haksız olduğunu yazmışlar. Karşı taraf
da tazminat davası açmış. Ellerindeki tek varlıkları olan dedesinden
kalan evi almak istiyorlarmış bedel
olarak...
........................................
Bu acı hatıraları dinledikten sonra çok dalgın olmuştu Ayşe. Artık
eskisi gibi dişinin ağrısından şikayet etmiyordu. Bir zaman sonra
burnu tıkandı Ayşe’nin, derken
gözleri de bozulur gibi olmuştu. Cılız gövdesinin üstünde taşıdığı,
baş değil korkunç ızdıraplarıydı.
Ama, hiç umursamıyordu, o küçücük beyninde sadece kendisinin değil
bütün aile fertlerinin alnına yazılmış olan bu kötü kaderi düşünüyordu.
Babası, daha gencecik yaşta babasını ve ağabeğini kaybettikten
sonra, gözü yaşlı anası ve daha evliliğinin senesi dolmadan dul
kalan ağabeğinin hanımı ile beraber
hayatın bütün zorluk ve çilelerine göğüs germeye çalışmıştı. Yokluktan
okulunu bitirememişti. Annesine bağlanan iki kuruşluk dul aylığı
ile bu üç boğaz yarı aç yarı tok
idare etmişlerdi. Derken ihtilal olmuş, zaten üçü beşi geçmeyen
eş, dost ve çevrelerini de büsbütün kaybetmişlerdi.
........................
Küçükken, evlerinde Başbuğ denen o büyük adamın resimleri asılıydı.
Bir gün babası, çok sinirli bir vaziyette eve gelmiş ve annesiyle
yüksek sesle bir şeyler
konuştuktan sonra duvardaki bozkurt ve üç hilal resimleri gibi Başbuğ’un
resmini de indirmişti. Babasının sözlerini olduğu gibi hatırlıyordu:
-Babam ideolojık sebeple vurulmuş,
ağabeğimin de Ülkücülükten sabıkası
varmış...
Evet, işe girmek için müracaat ettiği
yer, bu gerekçelerle işe almamıştı babasını.
.........................
Evlerinin kapısını pek çalan olmazdı. Tek misafirleri ise evlerinin
bitişiğindeki komşularından başkası değildi. Bu baba dostu komşu,
hiç bir zaman aile ile ilişkisini
kesmemişti. Ayşe, bayramlarda bir tek onlara giderdi el öpmeye...
Birgün, bu komşularında oynarken duyduğu sözler acayip bir şekilde
içini burkmuştu. “Demek
öyleymiş...” diyerek günlerce sayıkladı, yemekten kesildi Ayşe.
Annesinin can dostu, evin her şeyi olan Emine yengesi bir gün birden
bire ortadan kaybolmuştu. Yengesini her sorduğunda annesi onun bir
yere gittiğini ama bir gün
geleceğini söylemişti. İşte, komşu teyzeler aralarında konuşurken
Emine’nin 2. çocuğuna hamile olduğunu söylüyorlardı.
Ayşe, babaannesi öldükten sonra evin tek geçim kaynağı olan dul
aylığı kesildiği için o sene okula çantasız gittiğini hatırlıyordu.
Emine yengesi de işte tam bu sıralar
kaybolmuştu...
............................
Aylardır işsiz olan ve evden kahveye kahveden eve bir hayat yaşayan
babası bir gün yerinde duramaz bir halde eve gelmişti. Konuşurken
ağızından çıkan kelimelerin
bir kısmını yutuyordu.
-Ağabeğimin bir arkadaşı beni buldu, bana iş verecek...
Babaannenin ölümünden yıllar sonra ilk defa bir sevinç dalgası
bütün aileyi coşturmuştu. Askerdeyken şoförlük öğrenen babam, askerden
geldikten sonra Sürücü
Kursu’na gidip ehliyet almıştı. Rahmetli amcamın bir arkadaşı yeni
aldığı kamyona babamı şoför yapacaktı.
Ayşe’nin aylar sonra ilk defa bir bebeği oldu. Babası, İzmir’den
almıştı. Sarı uzun saçlı, mavi gözlü bu bebeği çok sevmişti Ayşe.
Onunla beraber yatardı geceleri.İşe
başladıktan sonra hep uzak yerlere giden babasını pek görmezdi.
Bir gün yine eskisi gibi evde kalmaya başlayınca babasının işten
ayrıldığını anladı Ayşe.
Babasına sorduğunda:
-İş yok, piyasa krizde...Mazot parasını bile kurtarmadığı için
sahibi kamyonu satıp kahvehane açtı, demişti babası...
.......................
Babaannesinden sonra annesi devralmıştı gözyaşı nöbetini... Günde
beş vakit namazını kaçırmayan bu zavallı kadın gece gündüz ağlıyordu.
Ayşe bir gün hıçkırarak
ağlayan annesine sarılıp:
-Niye bu kadar çok ağlıyorsun annem, dediğinde ilk defa kendisini
bir arkadaş gibi karşısına alıp konuşmuştu annesi.
-Baban, yaşamaktan vazgeçmiş kızım, kendini öldürmek istiyor...diyerek
duyduğu olayı anlatmıştı Ayşe’ye.
O gece, Ayşe de kardeşi de uyumamış, anneleri ile birlikte oturup,
geç vakit gelen babalarını beklemişlerdi. Daha kapıdan içeri girerken
Ayşe de kardeşi de üzerine
atlamışlardı babalarının...
Sabah ezanı işitilene kadar da bir birlerine sarılıp “Ne olur bizi
bırakma baba...” diyerek içli içli ağlamışlardı.
.................................
Ayşe, yemin etmiş gibi aylarca dişinin gözüne vuran ağrısından
hiç yakınmadı. Ne ağladı ne de sızlandı. Zamanla yüzünün pembe rengi
soldu. Beyaz teni sararmaya
gözleri derinleşen çukurların dibine çekilmeye başladı. Damağındaki
zehirli birikintiler artık yanağında kocaman bir şişlik halini almıştı.
Ağızını açamadığı için yemek
yiyemez oldu. Başındaki zonklamalar uykusuz gecelerde çıldırtan
raddelere gelse de o sadece yutkundu. Küçücük yüreğini Allah’a çevirmiş
O’na sığınmış olarak bir
kul olarak sadece: BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL diyordu.
* * *
Bir kaç yıldır görev yaptığı bu ilçeye bir türlü alışamayan ama
gönlündeki hiç bitmeyen vatan ve millet sevgisi kadar Ülkü denen
Nazlı gelin’in de aşıklısı olan genç bir
öğretmen, birgün çok çok uzaklarda vatana ve sevdiklerine hasret
yaşayan bir ağabeğinden içini kor alev gibi yakan bir mesaj alınca,
nicedir bilip de cesaret
edemediği, dilinde yuvarlayıp da söyleyemediği bir işe girişti.
Daha, bismillah derken gönlünden geçenlerle önündeki gerçeğin bir
birine uymadığını biliyor ve başına
gelecekleri hissediyordu. Lakin, o hep beklediği cesareti şimdi
bulmuştu işte.
................................
İlçenin yerlisi olan en yakın arkadaşını aradı önce. Kamyoncuyu
nerede bulabileceğini öğrendikten sonra serin bir Mayıs akşamı köşedeki
kahvehanenin yolunu tuttu.
İçi içini yiyordu. Yürürken de “korktuğum başıma gelmesin diye”
dua ediyordu. Köşede oturan yüzü kırış kırış olmuş esmer adamı gösteren
garson çekilince, daha
önce de bir kaç defa gördüğü bu saçları dökülmeye başlamış olduğundan
yaşlı gösteren adamın masasına selam vererek oturdu.
-Sana çok uzaklardaki bir dosttan selam getirdim... diye başladığı
konuşması bittiğinde kamyoncu gülerek:
-Deme yaa... Vay vay vay... Burnumuzun dibindekilerden göremediğimiz
ilgiyi şimdi dünyanın öte yanından mı görüyoruz, diyerek alaycı
bir şekilde sürdürdü
konuşmasını...
Genç öğretmen “biliyordum” diye geçirdi içinden ama artık geri
dönüş yoktu. Bildiği bütün yöntemleri kullanarak karşısındaki “gururu
kırılmış” bu kardeşi ikna etmeye
çalıştı. Kamyoncu, açıkça alay ediyordu.
-Benim hiç bir kimseyle tanışıklığım yok... Ben o partiyi de, şehitleri
de unuttum...Çek git başımdan hoca ... diyor başka laf etmiyordu.
Genç öğretmen bu görüşmenin hiç bir fayda sağlamayacağını düşünmeye
başlamıştı. Cebinde katlı duran mektubu çıkararak kendince son hamlesini
yaptı. Mektupta,
şehit baba oğul ile ilgili bilgiler vardı.
-Görüyorum ki seninle anlaşamayacağız, bari şu bilgileri tamamlayalım,
dedi .
Kamyoncu ilgisizce başını çevirdi ama gözlerinden merak ettiği
belli oluyordu.
-Neymiş oku bakalım... dedi.
Bir kaç yerde düzeltme yaptı ama belli ki bu konuları hiç hatırlamak
bile istemiyordu. Az sonra “Misafirim gelecek” diyerek alelacele
ayrıldı kahvehaneden. Genç
öğretmen iki saattir dil dökmesine rağmen bir türlü konuşturamadığı
bu ketum adamın ağzından bir kaç kelime de olsa laf almayı başarı
sayarak çay paralarını ödedi sevinerek.
.................................
Eve ilk defa bu kadar erken geliyordu. Ayşe açtı kapıyı. Temizliğe
gittiği mühendisin evinden az önce dönen hanımı, mutfakta çorba
kaynatıyordu. Daha girerken
başlamıştı söylenmeye:
-İnsanda huzur bırakmıyorlar, ben kaçıyorum geçmişimden, ben unutmak
istiyorum
ama biri çıkıyor tam unuttum derken tekrar içimdeki ateşi kurcalıyor...
Ayşe, sofrayı sererken babasının sözlerini anlamaya çalışıyordu.
-Yok şehitmiş, yok bilmem neymiş...size ne kardeşim, ne istiyorsunuz
bizden... utanmadan bir de karşıma geçip konuşuyorlar...
Sofraya oturduklarında hanımı soran gözlerle bakmakla yetindi ama
Ayşe kız dayanamadı:
-Baba, ne oldu sana..?
Kamyoncu, elindeki kaşığı havaya doğru şöyle bir salladı. Ayşe,
tekrar sormaya cesaret edemedi.
Yemekten sonra babasının tekrar kahvehaneye gideceğini düşünüyordu
ama babasının “çay yapın” demesi üzerine, ciddi bir şeyler olduğunu
anlayıp ana kız mutfağa
geçtiler.
Ayşe, bir müddet sonra babasına çay getirdiği zaman, onu eline
dedesi ve amcasının resimlerini almış ağlar vaziyette buldu. Babasını
ilk defa ağlar vaziyette
görüyordu. Şaşkın şaşkın baktı babasına:
-Baba, ne oldu anlatır mısın Allah aşkına..! dedi.
Olan biteni tek tek anlattı Kamyoncu. Göz yaşlarını tutmaya çalışarak
derin derin iç geçirdi. Etrafına toplanıp onu dinleyen hanımı ve
çocukları da ağlıyorlardı. Az
sonra yataklarına çekildiklerinde hanımı sessizce:
-Bey, ilk defa şehitlerimizi soruyorlar, bunu hayra yormalı...
O sabah kalktığında Ayşe’nin içinde tarif edemediği bir duygu vardı.
Az sonra babası kahvehaneye gitmek üzere evden ayrılınca annesine
anlattı bunları.
...............................
İlk görüşmenin ardından genç öğretmen Kamyoncu’nun da tanıdığı
bir kaç arkadaşıyla konuştu. Çarşıda ahbap bir esnafın dükkanında
tekrar bir buluşma sağladı.
Sanki tesadüfen orada bulunuyormuş gibi davranan genç öğretmen sohbetin
bir yerinde konuyu tekrar şehitlere getirdi.
-Şehitlerine, gazilerine, mağdurlarına sahip çıkmayan bir hareketin
başarılı olması mümkün değildir. Ahde vefası olmayan.......
Konuşmuyor sanki yüreğindeki akkorları boşaltıyordu. Ağızında dökülen
kelimeler kısa bir süre sonra duygu seli halini alıp orada bulunan
herkesi boğdu. Buğulu
gözlerden, isyan ifadesi yaşlar boşandı. Kamyoncu, müsaade isteyip
ayrılırken genç öğretmeni evine davet ediyor ve telefon numarasını
veriyordu.
.................................
O gün gönlünü aldığına inandığı Kamyoncu’nun evine giderken içi
gayet rahattı. Çocuklar için bir kaç şekerleme almıştı yanına. Akşam
yemeğini birlikte yiyeceklerdi.
Çok iyi karşılandı genç öğretmen. Kamyoncu ile sohbet ederlerken
bir ara içeri girip çıkan ve daha sonra da gelip elini öpen oğlan
çocuğu çok şaşırtmıştı onu. “Ya
hu, bu kadar benzerlik olamaz..?!” diye geçirdi içinden, sanki rahmetlinin
tıpatıp kopyesiydi karşısında duran... Kamyoncu, ona şehitlerin
adını takmıştı: Halil.
Ayşe kızı ise sofra hazırlanırken görmüştü. Başörtüsünden yüzünü
pek seçememişti ama bir gariplik sezmişti hemen. Yemek servisi yapılırken
de yüzüne dikkat etmişti
Ayşe kızın...
Gülücükler saçarak girdiği evden geç saatlerde yüzü allak bullak
olmuş vaziyette çıktı genç öğretmen.
...........................
İlçedeki doktor, genç öğretmenin getirdiği Ayşe kızı muayene ederken
kızmıyor adeta hakaret ediyordu:
-Sizler nasıl insanlarsınız ya hu, böyle bir şeyi sığırlar bile
yapmaz...
O gün, Ayşe kızın ağızından şırıngalarla iltihap boşaltıldı ve
kanser şüphesiyle parça alındı.
Bir kaç gün sonra tekrar gidildiğinde doktor “kist, habis değilmiş”
diye müjde veriyordu. Ama tedavinin bu ilçede yapılması da mümkün
değildi. İyi bir insan olan
doktor, Ayşe kız için büyük bir şehirdeki Üniversite Hastahanesi’ni
aradı ve tanınmış bir profesör ile kontakt kurup bir randevu aldı.
Ayşe kızın dosyasını hemen
yollandı profesöre...
.................................
Genç öğretmenle, Kamyoncu ilk tanıştıkları kahvehanede yeniden
buluştuklarında vakit öğleyi geçiyordu. Birlikte mezarlığa gideceklerdi.
Beklemeden bindiler
arabaya. Kamyoncu, yolda, annesinin vasiyeti üzerine babasının mezarını
ağabeğinin mezarının yanına nasıl taşıdığını anlattı ve mezarlığa
vardıklarında da ortada bir
yeri göstererek:
-İşte mezarlar burası... sağ tarafta babam, solunda ağam...dedi.
Genç öğretmen şaşkın bir vaziyette baktı sağına soluna...Gösterilen
yer, yabani otlarla kaplı dümdüz bir topraktı... Oranın mezar olduğunu
belli edecek ne bir taş, ne
de bir karış kabarıklık vardı.
Genç öğretmen yeri bile belli olmayacak derecede kaybolmuş şehitlerin
mezarının bir kaç kare resmini çekti. Sonra birlikte dua edip ayrıldılar
mezarlıktan. Doğruca
mermerciye sürdü arabasını genç öğretmen. Mermercinin önünde durduklarında
yanında oturan Kamyoncu anlamıştı niyetini... Sessizce boynunu büktü.
Az sonra mermerciden ayrılırken ikisi de manevi bir huzur deryasında
yüzüyor gibi hissetti kendini... Mezarlar 23. şehadet yıldönümü
tarihine kadar yapılıp
bitirilecekti.
.............................
-Külüstür de olsa işe yarıyor bu makina, dedi genç öğretmen.
Yanında, öğretmen olan bir arkadaşı, arkada ise Ayşe kız ile Kamyoncu
oturuyordu. Profesörün yanına tam vaktinde vardılar. Ama onları
bir sürpriz bekliyordu. Bu
davaya baş koymuş yusufiyeli iki Ülkücü daha kapıda karşıladı onları.
Profesör sıkı bir muayeneden geçirdi Ayşe kızı. Sonra neşter vurdu
yarasına, temizledi bir iyice. Antibiyotik cinsinden bir takım ağır
ilaçlar yazdı.
-Bu ilaçları düzenli kullanacaksınız, dedi profesör ve devamla,
haftada iki defa geleceksin buraya, yara kontrol edilecek ve pansuman
yapacağız ...
Oradan ayrıldıklarında Ayşe kız hariç diğerlerinin başları öne
eğik, derin düşünceler içerisindeydiler. Bu nasıl bir işti, kimse
bilmiyor, anlayamıyordu.
Biz nasıl bu kadar bir birimize ilgisiz ve yabancı olmuştuk.? Dün
cenazelerini kaldırdığımız arkadaşlarımızın bugün aileleri unutulmuş,
mezarları kaybolmuştu. Bir
birimizin ne dirisine ne de ölüsüne sahip çıkıyorduk.
Vedalaşılıp ayrılıncaya kadar da kimse bir diğerine tek laf etmedi.
...................................
Yaklaşan Büyük Kurultay sebebiyle peş peşe Türkiye çapında kongreler
yapılıyordu. İlçedeki Ülkücülerin üstünde de genel havaya uygun
bir kırıklık, bir burukluk
vardı. 4.Kasım’ın şokunu atlatamamıştı daha kimse...
Ama, ilçedeki bir avuç kararlı insan, azimle mücadeleye girişip
her şeye rağmen göreve talip oldular.
Genç öğretmen, ilçe kongresinden hemen sonra yeni seçilen yöneticileri
tebrik etmek için teşkilata gitti. İçinde ılık ılık bir şeylerin
kaynadığını hissediyordu. Başkan ve
yönetimde görev alan bir kaç kişi ile sohbete başladılar.
Sözü uzatmadan konuya girdi. Son bir kaç aydır yaşadıklarını anlattı
birer birer... Yeni seçilen başkan, şaşkınlık ve merak içinde gelişmeleri
dinlerken, “bugünden
yarına illaki bir şeyler olacak” diye içinde sakladığı ümitlerin
kıvılcımlar saçarak alevlendiğini, gönlünü ve yüreğini yaktığını
hissetti.
Genç öğretmen, bu çalışmaların sadece bu ilçede değil ülkemizin
dört bir yanında yürütüldüğünü şehitlerimiz ve onların aziz hatıraları
için elden gelen her şeyin
yapılmaya çalışıldığını birkaç örnekle anlattı. Hele, doğudaki bir
şehrimizde bir şehidimizin ailesinin başından geçen felaketleri
anlattığında herkesin gözleri doldu.
Ortam bir anda duygu karmaşası ve hüzün doldu bir atmosfere dönüştü.
Nemli gözlerle derin bir iç çeken başkan:
-Hala hapishanelerde olup da bu kutlu davanın kaygısını çekenler
varsa, hala gurbet ellerde sürgünde bulunduklarını bile unutup ülkü
sevdasıyla kavrulanlar varsa, hiç
bir zaman bu kutlu yolda menfaat beklemeden çilenin her türlüsüne
talip olan ve eziyetin en acısını tadan adsız kahraman Yusufiyeliler
bu işe öncü oluyorlarsa bu
çalışmalar şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine güzel bir netice verecek,
İlahi Adalet tecelli edecek, gazilerin himmet ve gayretleriyle bu
hareket yine şahlanışa
geçecektir. Unutmayalım ki, BU HEPİMİZİN VEBALİDİR... diyen başkanın
sözlerini takip eden derin sessizliği,
-Şehitlerimizin ruhları için Allah rızası için lillahi-l Fatiha...
diye haykıran bir Ülkücünün daveti bozdu
Başkan, ilçedeki şehitler için şehadet yıldönümlerinde mevlüt okutulmasını
kararlaştırdı ve oradan kalkıp hep birlikte şehitlerin yeni yapılan
kabirlerini ziyarete gittiler.
O gece genç öğretmenin rüyasına şehidimiz giriyordu...
Recep Küçükizsiz, 23 Temmuz 2003
|