|
İÇ BÜKEY AYNALAR

İstanbul’da Marmara lokantasında düzenlenen büyük katılımlı toplantıda
Genel Başkan konuşuyor. Kükrüyor, kürsüde büyüyor, şahin gibi bakıyor,
kartal gibi
süzülüyor adeta salondakilerin üzerinde bakışlarıyla. Konuşma zaman
zaman tehditkar bir havaya giriyor. Bu tavırları anlamak istiyorum,
anlayamıyorum; çünkü içerdekilerin hepsi ülkücü ve MHP’li. Burası
bir aile meclisi olacak diye geldiğimi düşünüyorum fakat hava başka,
tavır başka, hal başka. Kim kime neden bağırıp çağırıyor anlamıyorum,
salonda bulunanlar bu partiyi yıllardır taşıyan insanlar. En az
25 yıldır tanıdığım bir çok sima orada, gözlerimizde hüzünle selamlaşıyoruz.
Bu hüznün daha sonraki zamanlarda kahreden kederlere dönüşeceğini
hissediyoruz adeta.
Salondan ayrılıyorum konuşmanın tamamı bitmeden. Kafamda bir çok
soru dolaşıyor. Yıllarca yetiştiğimiz terbiye ifade etmeme izin
vermiyor. İstanbul çok büyük,
elbet yalnızlığım içinde kendi sesimi dinleyecek bir yer bulurum
diyorum. Çok geçmiyor, Salacak’tan karşıdaki kubbeleri seyrederek
yüzyılların bitmeyen ihtişamından, günümüzün kararsız zamanlarına
geliyorum. Kısacık bir insan ömrüne neler sığdırdım diye düşünüyorum.
Bir fikir, bir ideal uğruna yaşadım, bundan sonra vazgeçmeye niyetim
yok. Bu uğurda kara toprağın gül bahçesine gencecik yiğidimi bıraktım,
yıllarımı bıraktım zindanlarda. Hiç kimse için değil, sadece inandığım
fikir ve idealler için...
Sanki bir suçlu gibi bağırılıp-çağırıldığım anları unutmak istiyorum
sadece. Ben değildim, benimle beraber beş bin kişi daha vardı ama
insan kalabalıklar içinde de yalnız kalır çoğu zaman. Önce insanız.
Alkışlayanlar vardı o zaman, elleri patlayacak gibi alkışlayanlar.
Neden alkışladıklarını anlamadım o zaman, bugünde neden sövdüklerini
anlamıyorum. Doğruyu her
yerde yüreklice ifade etmek varken, saklanmanın anlamı neden ki?
Bir gün gelir saltanat kayıkları batar, kimse bunun farkında değildi.
Kayıklarının hiç batmayacağını
düşündüler ve sadece aşağıladılar. Hiç kimse hiç bir şey bilmiyor,
sadece saltanat kayıklarıyla gezenler biliyordu, öyle zannediyorlardı.
Ömürlerinde göremeyecekleri,
kişisel kabiliyetleri ile hayal bile edemeyecekleri yerlere gelenler,
onları sırtlarında taşıyanları azarlamayı birinci görev biliyorlardı.
Ülkücüyü en altta görmek için
birbirleriyle yarıştılar adeta. 3.5 yıl süren iktidar döneminden
aklımdan kalan en belirgin tablo bu oldu. Saymakla bitmez, nice
yerlerde nice azarlara tanık oldum, bana değil ama Ülkücülere...
Bu azarları reva görenler, lüks otellerin lobilerinde olmayı şeref
sayıyorlar, saltanat kayıyığının bütün imkanlarından sonuna kadar
istifade ediyorlardı. Yıllarını veren
Ülkücüler ise kenardan melul-mahzun bakıyorlardı.
Yaşananlar yazılmakla bitmez, bu yazıyı okudukça siz de içinizden
kaç tanesini eklediniz, tahmin edebiliyorum. Kişisel maceramı anlatır
gibi olduğumu düşünmeyin, üst üste biriken kişisel maceralardan
toplumsal olan ortaya çıkmıyor mu? Birbirinden farklı mekanlarda,
ayrı zamanlarda birbirini hiç tanımayan Ülkücüler bu ezikliği defalarca
yaşadılar.
Boynumuzu büken bir seçim yaşadık ama boynu bize kimse büktürmedi,
biz kendi boynumuzu kendimiz büktük. Yoksa bizim boynumuz en yalnız
zamanlarda bile
dimdikti. Kara eylüllerde bile kimseye eyvallah etmedik, kimseye
karşı ezik durmadık, kara urganlara bile güldük geçtik. Fakat bize
harlayıp gürleyenler, meclislerde
meydanlarda tık demediler, seslerini kıstılar ve boynumuzu büktüler.
Şimdi de dava kılarlar koltuklarda, sanki mahkeme kadıya mülkmüş
gibi ve kendilerinin deyimlerini söyleyeceğim, “Beşbin şehit verdik”
diye söze başlıyorlar, şehiti onlar vermedi, ben verdim, gencecik
yiğidimi toprağa koydum, hiç kimse içinde değil, sadece memleket
için, bu topraklar için. O makamlar, o koltuklar ve başkanlıklar
kimsenin tapulu malı değil, millete hizmetin aracıdır, sözümüz kendilerine
mülk olarak görenleredir...
Ülkücü hareket zor günlerden geçiyor. Kimsenin kimseye düşmanlık
hakkı yok ama gerçeği söylemekten de kimse geri kalmamalı. Geri
kalan, boyun büken yok olur
gider.
Biz dün marşlar söylerdik; “Şimdi hep meydan meydan / Söylenecek
söz menem” diye. Kadere bakın ki bu mısraları bir gün sadece
bizim için söyletti bana.
Yiğit olan sözünü demokrasi platformunda “meydan meydan” söylesin
artık.
Ülkücü Hareket, yürekli insanların sırtında yükseldi ve yükselmeye
devam edecek, bundan kimsenin şüphesi olmasın.
Fetret çağı falan değil yaşadığımız, Ülkücüler dimdik ayaktadırlar.
Fikirleri dimdik ayaktadır ve Yüce Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in
idealleri, Türk milletine dünden çok daha fazla lâzımdır bugün.
Biz o ideallere yürüyoruz, gelenler gelsin, gelmeyenler yolumuzdan
çekilsin.
Oğuzhan Cengiz, 2
Mayıs 2003
|