İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

 

MHP’NİN ÖNEMİ VE MHP’YE İHTİYAÇ ARTIYOR

Dr. Abdülkadir SEZGİN

KURULUŞUNDA MHP MİSYONU

Türk Milliyetçilerinin siyasi organizasyonu olarak Türk siyasetine girmiş olan Milliyetçi
Hareket Partisi sıradan bir parti olmanın dışında, çok ciddi “misyon” ifade eden bir ihtiyacı
karşılamakta idi.

1965 yılında Merhum Alparslan TÜRKEŞ’in Genel Başkan Seçilmesi ile CKMP bu
misyonu yüklenmeye başladı ve partinin işareti olan terazi bu yükü çekemez hale geldi. Bu
sebeple de, parti taşıma karar verdiği büyük ülküyü taşıyacak bir isim ve amblem almalıydı.
1969 yılında Adana’da yapılan kongrede Osmanlı Sancağı’nda olduğu gibi, ÜÇ HİLAL
amblemli MHP partinin yeni adı oldu.

Hedef: sadece Türkiye Cumhuriyetini yönetmeye talip olmak değildi. O tarihte birilerinin
suç saydığı TURAN’ı kurmak ve bir TÜRK DÜNYASI meydana getirerek, onu yönetmek gibi bir ideal; bir ülkü idi.Daha küçük amaçlar ve hedefler söz konusu olduğunda
A.Karakoç’un diliyle


“Bu hududu kimler çizmiş gönlüme
Dar geliyor, dar geliyor arkadaş”

diye sitem eder, sıkıntımızı belirtirdik. Tıpkı Necip Fazıl’ın;

“Ver cüceye, onun olsun şairlik;
Şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta”

Deyişi gibi, gözümüz ve gönlümüz daha büyük ufuklardaydı.

Son on iki yıldır bu amaç kendiliğinden; SSCB’nin dağılması ile birlikte ortaya çıktı. Merhum Atatürk’ün 1930 da haber verdiği oldu. Soyu bir, dili bir ırkdaşlarımız kendi
devletlerini kurdu. Türk devleti bu duruma hazırlanamadığı için, cicim ayları geçip iş, iş
yapmaya, ciddi ilişkilere gelince ilişkilerimiz önce durakladı, sonra geriledi.
Eskiden Turan deyince kızıp köpürenler, bu fikirler de nereden çıkıyor, bunlar da amma da
manyak diyenler, haklı olduğumuzu kabul etmek durumunda kaldılar.

O diyarlara gidip, Türklüğümüzü ve Müslümanlığımızı temsil edenleri; ilişkilerinde Allah
rızası dışında beklentileri olmayanları; Hak erlerini, gönül dostlarını, yiğit dervişleri, Hakka
ermişleri, kısaca Türk İslam Ülküsüne hizmet edenleri şükran, minnet, dua ve hayırlarla
selamlıyoruz.

GENÇLİK

Bu misyon, Türk Gençliğini bu misyon için eğiterek verilebilirdi. Bu sebeple parti, halk
açılmaya, oy istemeye yönelmeden yüklendiği göreve uygun olarak gençliğin eğitimine
yöneldi.
Çünkü, “Türk Gençliği, Türk Milleti’nin geleceğinin biricik ümidi ve kurtuluş kaynağıdır. Bu görüşle gençleri teşkilatlandırmak, memleket kalkınmasında başarılı hizmetler yapması için hazırlamak ve yetiştirmek gereklidir”.
Bu görüşlerin sahibi A.Türkeş, “üzülerek belirtmek gerekir ki, bu güne kadar ülkemizde gençlik konusu bir milli dâvâ olarak ele alınmamış, gençliğe hizmet yolunda bir metot tesbit edilmemiştir. Bu güne kadar gençliğin hamle gücü değerlendirilmemiş ve gençlik gelişi güzel bir atmosfer içinde sosyal, ekonomik, siyasal, teknik imkansızlıklar karşısında yapayalnız ve yardımsız bırakılmıştır”.
Devletin gençliğe ait yükümlülükleri yerine getirilmemiştir. Gençlik zümrecilik ve kaba particilik anlayışı içinde lider kadroların ülke yararına çizilmeyen dar fikirler hücresine kapatılmak istenmiştir. Partiler gençliği bir bütün olarak görmek ve ana programlar düzeni içinde bu milli davayı çözümlemek yolunu seçmemiş, yabancı fikir ve politika akımlarının
tesirinden doğacak zararlı sonuçları düşünmemiş, gereken tedbirleri almamıştır.

Ülkü Ocakları Birliği adlı dernekler bu maksatla kuruldu ve hızlı bir gençlik eğitimi başladı.
Eğitimlerin baş öğretmeni de bizzat Alpaslan Türkeş’ti. Belli eğitimden geçen, Türk Tarihi,
Türk Kültürü başta olmak üzere gelecekte büyük görevlen üstlenmek üzere eğitim görmüş
olanların bir kısmı, yeni gençlere öğretmenlik yapıyor; zamanın gereklerine uygun olarak
hem milliyetçilik ve mukaddesatçılıkla ilgili birikimler elde edilirken, soğuk savaş döneminin
en büyük tehlikesi olan komünizme karşı da Karl Marks, Lenin, Stalin gibi komünist
liderlerin düşünceleri ve diyalektikleri eleştirileri ile birlikte okutuluyordu.
Bunların yapılmasının da gerekçesi açıktı: “biz Türkiye’de fikir, ruh ve beden sağlığı tam, fikri hür, vicdanı hür ezilmemesi ve ezmeğe hevesli olmayan yüksek bir iradeye sahip, devletin ve milletin geleceğini, sorumluluğunu taşımaya hazırlanan, nefsine güveni olan gençlik istiyoruz. Bu ruh ve şuurla yoğrulacak Türk gençliğini sosyal, kültürel, ekonomik kalkınma davamızın çözümcüleri, milli varlığı ayakta tutan, yücelten, bölünmezliğini sağlayan güçlü bir temel aksiyon varlığı kabul ediyoruz. Gençliği geleceğin kuvvetli ve müreffeh bir Türkiye’nin ana yapısını teşkil eden bir unsur olarak ve yüksek idarecileri olarak görüyoruz. Türk gençliği ayrılmaz bir bütündür, bölücü çabaların sermayesi ve oyuncağı değildir”.
Bu çalışma başarı kazanıyor ve adına Ülkücü Gençlik denilen, güvenilen yeni Türk Gençliği
olmuştu. Bu çalışmaların yapıldığı tarihlerde, çağın en büyük şair, fikir adamı ve yazarı Necip Fazıl İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’ındaki konferanslarından birinde millete sesleniyordu:
Senin mukaddes hakikatine yol arayan yepyeni bir cereyan ve gençlik doğduğundan haberin olsun! Ölmeden ölüp de, ölmüşken ölmeyenler arası gerçek hayata istekli ve bütün mânâları yerli yerine oturtmaya kararlı yeni Türk Gençliği geliyor.

YENİDEN MANEVİYATA DÖNÜŞ

Parti ve particilik demokratik kurallarla devam ederken, halka verilen mesajlar da misyonu
işaret eden muhtevalarla doluyordu. Aynı zamanda bu muhtevada mevcut durumun tesbiti
ve eleştirisi de vardı:
Ben Türk Milletini; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvete, hile ile çiğnenen hukuk düzenlerine, ahlaktan yoksun bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden mâneviyata dönüş!
Türk aydınlarına ve yöneticilerine de çağrılar yapılıyordu:
Bu güne kadar olduğu gibi, Türk halkını yalnız kendi yazdığınız kitabı okumaya, yalnız kendi söylediklerinizi dinlemeye çağırmayınız. Siz de onun söylediklerini dinlemeye, onun okuduğu kitabı okumaya, onu tanımaya, anlamaya koşunuz.”

TÜRKLÜK VE İSLAM

XX. yüz yılın başında, Osmanlı Devletinin parçalanması ve kurulması planlanan yeni dünya
düzeni için kendini Türk hissetmeyen insanlar ve milletler meydana getirmek ve bunların
hepsini Osmanlı Devleti’nden ayırmak gerekiyordu. Bunun için de Müslüman, Yahudi ve
Hıristiyanlar için en önemli işin “Türk’ten kurtulma” problemi olduğu işlenmişti.
Türk Milliyetçiliği hareketinin siyasi organizasyona dönüşmesiyle birlikte, bu defa Türkiye
içinde yeniden canlandırdılar. Solda, aşırı solda, sağda ve aşırı sağda en önemli problem bu
Türk ve Türklük olmaya başladı. Bütün dünyada önce milliyetçi, vatansever olan sol bu
sebeple ülkemizde “enternasyonalist” oldu. Çok uzunca bir süre solda Türk demek, Türk
solu demek bile mümkün olmadı. Aynı şey, dini guruplar içinde de aynıydı. Hatta o kadardı
ki, bir insan hem Türk, hem de Müslüman olamazdı. Türklük ve Müslümanlık bir birinin
zıddı imiş gibi sunulurdu.
Bu anlayış özellikle aşırı sol ve aşırı sağda Türk devlet düşmanlığını da beraberinde getirdi.
Aşırı sağ, doğrudan dini ve dince kutsal değerleri kullanıyordu. Din kitaplarından pratikteki
pek çok klasik dua bile değiştirildi. Mesela, yemeklerden sonra okunan duada, “bize
verdiğin nimetleri, sıhhat ve afiyete dönüştür, devleti ömrümüze ve sıhhatimize medar kıl”
anlamındaki sonuç bölümü: “ ... devamı İslamî devlet, nasıb-i cennet, kabûlü dua...” şekline
getirip piyasaya sundular.Burada (İslamî) kelimesi son derece anlamsız ve yukarda belirtilen şekle uygundur. Kurslar ve okullar bunları uyguladı. Bu aynı zamanda mevcut Türk devletinden mutlu olmamayı da ifade ediyordu.

İşte böyle bir ortamda Türk İslam Ülküsü sözü bile yetti.

Bizim inandığımız, bildiğimiz Ülkücülükte, hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de çağdaş dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız tarih boyunca bunu yapmıştır; biz de bunu yapmaya devam edeceğiz.

Bu fikrin mimarlarından Seyyid Ahmet Arvasî : “ben islam, iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, Türk Milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslam’ı gaye edinen Türk Milliyetçiliği şuuruna sahibim” derken, bunu hepimiz adına söylüyordu.

MİSYONU GERÇEKLEŞTİRMEDE YOL İLİM YOLU

Ortaya konulan yüksek idealin, yüce ülkünün gerçekleşebilmesi için muhtaç olduğumuz en
önemli şey ilimdir. İlmi , sadece müsbet ilim diye ayırmak; sadece maddeyi önemsemek
yanlış olurdu. İlmi bütün olarak almak; maddenin yanında mânâyı da kavramak lazımdı.
Onun için de; “ bu ülkede teknik üniversitelerin fen fakültelerinin laboratuarları ile Yüksek
İlahiyat Akademi’lerinin koridorları birleştirilmelidir.” Çünkü, “insanlığı ve milletleri gerçek
mutluluğa götürecek yol, mutlaka ilmin ve ahlakın basamaklarından geçmelidir.”
Türk Milletinin ve devletinin ebedi hayatını düşünmek, milliyetçilerin, vatanseverlerin en
önemli görevleridir.
İlmi ve ilim adamının değerini düşürenler, itibar kaybetmesine sebep olanlar; bu milleti
sevdiklerini iddia edemezler. Çünkü, “ilimsiz gidilen yolun sonu karanrlıktır”.

ANADOLUNUN SAVUNMASI VE ÜLKÜ

Türklüğün korunması, geliştirilmesi ve dünya Türklüğü ile buluşturulması ve nihayet Turan
kurulabilmesi için, esas unsur Anadolu Türklüğüdür. Bu bakımdan Anadolu’nun,
Cumhuriyet’in ve merhum Atatürk’ün fikirlerinin korunması; örnek bir Türk Milliyetçisi olan Atatürk’e sahip çıkılması lazımdır.
Kore yaylasından kopan bir fırtına kendi sahillerinde söner.Vietnam’da kopan bir fırtına ancak kendi sahillerini yalar. Himalaya’larda kopan bir fırtına dahi Hint okyanusunda kırılabilir. Fakat Anadolu yaylasında kopan bir fırtına bütün dünyayı tesir altına alabilir. Bunun böylece bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekir.
Ülkücülere göre; Türk milleti ve O’nun devleti güçlü ise, İslam dünyası da güçlüdür. Aksi
bir durum varsa, bütün Türk dünyası ile birlikte İslam dünyası da sömürülmektedir. Buna
son bin yıllık tarih şahittir.

Bunun içinde Anadolu’da birlik ve beraberliği sağlamak ve herkesi kucaklamak Türk
Milliyetçilerinin öncelikli inancı ve işidir.

Biz Türk, Türk Milleti derken kastettiğimiz şey gayet açıktır: kendini Türk hisseden herkes
Türk’tür. Başbuğ Türkeş bu samimi inancı ifade etmek üzere, bölücüğün zirvede olduğu bir dönemde Kürt vatandaşlarımız için: “ben ne kadar Türk’sem, onlar da o kadar Türk; onlar ne kadar Kürt’se ben de o kadar Kürdüm” demiş; tasada, kıvançta; maddede ve mânâda aynı olduğumuzu ifade etmişti.

Bizim ülkümüz, Türklük’le Müslümanlığın ayrılmamak üzere kurdukları ve adına TÜRK
İSLAM ÜLKÜSÜ dediğimiz bir buluşmadır.
Bu ülkü ve bu imana göre, ırkçılık, dincilik, mezhepçilik, tarikatçılık; dar ve kısır amaçlar
bize göre değildir.

“ Cennet, cennet dedikleri
Üç beş Huri, üç beş gılman
İsteyene ver sen ânı,
Bana seni gerek, seni”

diyen Yunus Emre gibi, bu ülküde, bu anlayışta dar, kısır, bölücü, dağıtıcı, itici hiçbir
düşünceye yer yoktur. Her Türk genci, her Ülkücü bir Yunus’tur.
Elinden, dilinden, belinden herkes emindir. Nefsinin aleyhine bile olsa, kimse yalana
tevessül etmez. Haram yemek, başkasının malına el uzatmak, millet malına zarar vermek
asla düşünülemez.

“Bir tarafta vatanımızın toprağını süren, tohum saçan yabancı teknisyenler, köylerimizde inek sağan misyoner genç kızlar, öte yanda günün modasına takılıp giden ve kulüpleri tıklım tıklım dolduran memleket çocukları” bulunamaz.

Doğruluk ve çalışmak bizim karakterimizdir.
Biz, bulduğumuz balı kendimiz için saymayız; onu kim istiyorsa, kime lazımsa ona vermekle
görevli Yesevi erleriyiz. Merhum Şair Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU’nun
“Bozkurtlar Yesevi dervişleridir”
diyerek anlattığı ve bu yolun en ulularından Yunus’un dört bir yana

“Ballar balını buldum
kovanım yağma olsun!”

diye haykırdığı gibi, çağımızda haykıranlar bizlerdik.
Bize bunun için Ülkücü diyorlar, ya da Ülkücülük bunları anlatan terimdi.

ÜLKÜCÜLÜĞÜN İKİ TEMEL MESELESİ

Ülkücülüğün en temel iki meselesi vardır. Bu mesele İslam’ın da, felsefenin de, ideolojilerin
de en temel iki meselesidir:
1.Cehaleti yok etmek,
2. Fukaralığı yok etmek.
Cehaleti yok etmenin yolu, çok sağlam ve güçlü bir millî eğitimle mümkündür. Onun için ilk
işimiz: Türk’ü Türk olmaktan, Müslüman olmaktan utandıran ve uzaklaştıran sakat eğitim
politikalarına son vererek, “millî eğitim”i gerçekleştirmektir. Muasır medeniyet için başkaca
çare yoktur.
Fukaralığı yok etmenin başlıca yolu ise, sanayileşmiş bir bilgi toplumu haline gelmekle
mümkündür. Bunun başarılması, aynı zamanda sömürgeleşen milletlerin de kurtuluşu
demektir.
Her ülkücü bu iki amaç için kendisini yetiştirmelidir ki, kendisine verilecek görevlerde
“ehil” (uzman) kişi olarak başarılı olsun. Çünkü Kutlu Peygamberimiz:

“Emanetin ehline (layık olan uzmanına) verilmediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyiniz”

BAŞBUĞUN ÖLÜMÜ VE İDEALİZM

Merhum Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in ölümü, kadro elemanlarında, daha sıkı bir
dayanışma ve ideali kaybetmeme, birlik olma şuuru getirirken, üst yönetimde bulunanlarda,
yönetimi ele geçirmek isteyenlerde mirasa konma duygunu öne çıkardı. Mirasa konma
duygusu, miras yedi fikrini de beraber getirir. Aynen öyle oldu. Mirası ele geçirenler, bunu
anlamadı ve kıymetini de bilemedi.
Ülkücü kadro elemanlarının yeniden doğmak anlamı da taşıyan bu birlik, beraberlik ve
safları sıklaştırma anlayışı 1999 seçimlerinde herkesi şok eden %18 i getirdi. Miras yedi
zihniyeti ile mirası ele geçirmiş olanlar; yukarda anlatılan ülkücülüğü de, milliyetçiliği de, Türklüğü de İslamı da hatırlayacak vakit bulamadılar.

Tesadüfen elde etmiş oldukları iktidarı: fors yapmak, libidosunu doyurmak, eksiklik kompleksi tatmin etmek, dünyalık toplamak, arpalıklar kurmak; ideolojisini ve adını unuttuğu için, yanında gördüğü Ecevit’e bağlanarak Ecevit’le birlikte olmak ve O’ndan asla ayrılmamak gibi bir takım amaçlarla kullanmak istediler.
CIA’nın önerisi ile önerildiğinde kuşku bulunmayan 3 Kasım’da seçim olmasını istedikten sonra, başka kimseden oy gelmeyeceğini farkettikleri anda; başına soğuk su dökülerek gözlerini açan sarhoş gibi, “ülkücüler, milliyetçiler” demeye başladılar. Bu son andaki çırpınışları, ölüm halindeki iman gibi, onları kurtarmaya yetmedi.
Bu merkez parti olma sevdası şimdilerde CHP’yi de sardı. Bu gelecek seçimde CHP’nin
meclis dışında kalacağının müjdesidir. Kendi kökünden kopmanın örneği MHP’de aynen
yaşanmıştır. Tosya’ya pirince gitmeye geç kalanlar, mutlaka evdeki bulgurdan da
olmaktadırlar.

ŞİMDİ NE OLACAK?

Evet, Türk Milliyetçiliğinin siyasi organizasyonunu elinde bulunduranların yukarda belirtilen
ülkü ve görüşlere itibar etmedikleri için oy kaybetmiş olması, MHP’ye olan ihtiyacı veya
MHP’nin önemini azaltmamıştır.
Şimdilerde devreye girmiş olan yeniden yapılanma bölgemizde haritaların yeniden çizilmesini gündeme getirmiştir. Emperyalizm ve küresel güçler bölgemizde bu harita değişikliğini yapacak gibi görünmektedir. Haritası değiştirilmek istenen ülkeler içinde, aziz vatanımız Türkiye’den de bahsetmektedirler.
Böyle ciddi tehlikelerin hudutlarımızı tehdit ettiği günümüzde, herkesin ittifak ettiği bir şey
var: Türk milliyetçilerine ve siyasi organizasyon olarak MHP’ye olan ihtiyaç artmaktadır. Ama ortada ne milliyetçi organizasyonlar, ne de MHP gözükmemektedir. Asıl problem budur.
Milletin gözü ve kulağı, yapılmakta olan MHP ilçe ve il kongrelerinin üzerindedir.
MHP’liler, bizi idealimizden uzaklaştıran ve milliyetçileri hadımlaştırmış olanları partiden uzaklaştıracak tarzda davranmaya mecburdurlar.
Yeniden Ülkücülüğe; Türk Milliyetçiliğine dönmeye mecburuz!
Ama Necip Fazıl’ın dediği bir şey var:
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun” dur. Tez olmak, birlik olmak; gelmek isteyen herkesin gelmesine kapıyı açmak zorundayız.
Evi terkeden çocuklar, tekrar dönmek istediklerinde birilerinden izin almaya ihtiyaç mı olur?
Baba evi evin bütün fertlerinin evidir, canı sıkılan, istediği ile evlenmesine izin verilmeyenler
darılıp gidebilir, ama canları istediğinde de izinsiz geri dönme hakları vardır.
MHP Türk Milliyetçilerinin temel kurumudur; baba ocağı hükmündedir, geri dönmek için
kimsenin izni de gerekmez!
Eskiler, söz buraya geldiğinde şiir okurdu. Biz de bunu yapalım ve N.Yıldırım
GENÇOSMANOĞLU’nun bir şiirinden kısa iki bölüm okuyarak bu günün çok çabuk
olduğunu belirtelim:

“Doğrulunca Uygur, Özbek,
Kırgız Kazak, Tatar... bir gün

Can kurban sana Bala Can...
Bu dar günler biter bir gün.”

* * *

“Biz Türk oğlu Türk’üz; soyumuz belli.
Üçok’ta, Bozok’ta Boyumuz belli.
Ongunumuz belli payımız belli.
...

Oğuz torunları bir büyük soyuz,
Hacı Bektaş neyse, işte biz oyuz...”

Dr. Abdülkadir Sezgin, 31 Mayıs 2003

 


TÜRKOĞLU, DÜŞMANINI TANI