|

PEŞMERGEBAŞI İLE KASINTIBAŞI’NIN AHVÂLİ
Ahmet B. Ercilasun
Cuma günü Celâl Talabanî Türkiye’ye geliyormuş. Süleymaniye’de
11 Türk askerine operasyon düzenleyen Amerikan conilerinin yamaklığını
yapan peşmergelerin başı.
Doğrusu, dünya kabadayısına yamaklıkla da olsa Türk askerinin başına
bu işleri getirdikten sonra Talabanî’nin yerinde ben olsam muzaffer
bir kumandan edasıyla girerdim Türkiye’ye. Şöyle bir süzerdim etrafı
ve tepeden bakardım beni karşılayan bakanlara makanlara filân. Hatta
biraz da ağırdan satardım kendimi.
Öyle ya, conilerin silâhlarının gölgesinde de olsa az buz bir zafer
değil kazandığım. Zaten dünya peşmergenin sesini şimdiye kadar duymadıysa
bundan sonra duyacak.
Sonra şu meseleyi de bir konuşalım derdim Türkiyeli meslektaşlarıma.
Hangi meseleyi mi?
Anlamadınız mı canım, şu bizim sınır meselesini. Hani Diyarbakır
sizde mi kalacak bizde mi diye konuşuluyordu ya, işte o meseleyi
bir çözüme bağlasak diyorum. Çözüme bağlasak diyorum da lâfın gelişi
işte. Tabiî ki Diyarbakır bizim başşehrimizdir; silâhlarımızla çizdiğimiz
sınırı masa başında size bırakacak değilim ya... Demem o ki şu meseleyi
artık bir kâğıda yazsak da karşılıklı imzalayıversek. Eh, kabadayı
sadece peşmergenin başında olmaz ki... Bu tarafta da bir kabadayı
var; var ki ne kabadayı! Kasımpaşa’da filân yetişmiş. Vurdu mu
vallahi ne nota dinler, ne tuval. Notalar zurnanın son deliğinden
zırlamaya, tuvaller ayakları üstünde hoplamaya durur. Notalar zırladıkça
bizimki zartlamaya, tuvaller hopladıkça bizimki zortlamaya başlar:
Dur bakalım Talabanî kardeş, öyle imza dediğin müzik notası, pardon
boru değil. Kâğıt mağıt dedin de, yani koskoca Diyarbakır’ı veriyoruz;
kâğıdı
ipekten dokunmalı anlaşmanın. İmza atacağım kalemi de altından isterim.
Ne de olsa Diyarbakır’ın idamına imza atıyorum. İmzaladıktan sonra
da altın kalemi kırmalıyım.
Neyse ki peşmergelerin muzaffer ve de mücessem kumandanı Talabanî
altın kalemi yanında getirmişti. Ama ipekten dokunmuş kâğıdı nereden
bulacaklardı şimdi? Ben ipek kâğıt filân anlamam, on biri unutma
deyiverdi. Beriki on biri duyunca, aman on ikinci kulun ben olayım
Talabanî kardeş, diye gürledi. Gürledi ya ne gürleme!...
Masaya gelmiş portakal suyu bardakları çalkalandıkları gibi kendilerini
yerlere atıverdiler. Yerden sıçrayan portakal suları az daha Talabanî’nin
paçalarını burtekal lezzetinde pestiller hâline getirecek; Talabanî
de ben bu pestilleri şimdi yer miyim, yemez miyim derdine düşecekti.
Neyse ki portakal suları edepli çıktı da diplomasimiz büyük bir
skandal
yaşamaktan kurtuldu. Yoksa maazallah yerdin yemezdin deyip paçalar
birbirine girer; anlı şanlı imza töreni kadük olup kalırdı.
Neyse kâğıdın da ipeğini değil ama şöyle allı güllüsünü buluverdiler.
El-müeyyed, el-muzaffer, el-mücessem, el-müşekkel, Talabâniyyü’l-evvel,
peşmergebaşı Celâl 24 ayar altın kalemi ile ilk imzayı konduruverdi.
Vallahi de billâhi de tallahi de buna imza denemezdi, bu bir tâvûs-ı
müzeyyendi. Hem de kuyruğunu tellendirivermiş, kuyruğuna baktıkça
ağzını ballandırıvermiş bir tavus... Berideki kabadayı şol imzaya
nazar edince mâneviyât ü morali bozuldu; rûhiyât ü psikolojisi ve
de tınbilimi altüst oldu. Tınbilimim altüst olsa da ben bu imzanın
altında kalamam dedi.
24,5 ayar altın kalemini öyle bir derdest eyledi ve kâğıt üzerinde
öyle bir sermest eyledi ki az kala masa bu heybetli imza altında
hâk ile yeksân olayazdı. İmza öyle bir perr ü bâl açmıştı ki kâğıt
üzerinde sanasın zümrüd-ü anka yedinci kat semâda kanat urmakta.
Eh boru da değil bu, nota da değil ! Yani koskoca Diyarbakır beleşe
mi gidecekti?
Peşmerge dediğin peşmelba değil ki ağız tadıyla şöyle bir yiyesin.
Yiyemeyince alırsın eline kalemi, imza niyetine çekersin zümrüd-ü
ankanın şeklini, vallahi adamın adı beşer, gözü şaşar. Bir daha
da kime yan bakacağını dokuz defa düşünür; ondan sonra adımını atar.
El-hâsıl-ı kelâm, imzaların biri anka olup kanat çalıp uçar, biri
tavus olup kuyruk açıp kaçar... Peşmergebaşı memnun göğüs gerer;
kasıntıbaşı ondan daha memnun gerdan kırar...
Heyhat bu ahvâlât bizde ne hâl bırakır ne encam; ol hikâyet de
burada tükenir vesselâm.
Ahmet B. ERCİLASUN, 7
Temmuz 2003
|