|
' ŞEYTANA KULLUK ETMEYİN! '
Çığlığımı gökyüzünün sonsuzluğuna
kanat çırpan kuşun kanadına yükledim de geldim bu gece...
İnsan denen varlığın suratında
ki maskeyi düşmüş olarak gördüm de geldim bu gece...
Yükselişe çırpılan her kanat ta gözlerim hep
maskesiz suratlarda bu gece dost !...
Dikkatinize ...
Mevlânâ'nın karşısına zamanın beylerinden bir bey
gelmiş. Mevlânâ, hiç konuşmamış. Böyle başı eğik, elleri cübbesinin
yeninde böyle durmuş. Karsısındaki bey, sultan, mevki makam sahibi
insan; hiç iltifat etmiyor, böyle duruyor. Adam durmuş durmuş, terlemiş,
kızarmış, bozarmış, demiş ki:
'-Efendim bana bir nasihat etseniz!''
O da ne kadar zalim olsa gene iyi insan ki, Mevlânâ'yı
ziyaret ediyor, bir
de nasihat istiyor...
''-Evlâdım, sana ben ne diyeyim? Seni Rahman sultan
eylemiş, sen şeytana kulluk ediyorsun!.. Rahman seni sultan etmiş,
Rahman'a kulluk edecekken, şeytana kulluk ediyorsun, şeytana uyuyuyorsun;
olur mu böyle şey?.. Halkı sana ısmarlamış, havale etmiş bunlara
şefkat eyle, hizmet eyle diye; sen onlara zulmediyorsun. Ben sana
ne diyeyim?'' diye adamcağıza öyle ağır sözler
söylemiş ki, hüngür hüngür ağlamış adam...
Cesarete bak!..
Kimseye eyvallahı yok, hak sözü gümbür gümbür söylüyor.
Varlığı elden koyacak, mevki düşünmeyecek, makam
düşünmeyecek, zengin
olduğunu düşünmeyecek.
Zenginin yürüsü bile başkadır. Elini cebine koyar.
Yürüyüşünden anlarsın ki,
bu adam zengindir. İsterse çarpaçul giysin, yürüyüşünden belli olur.
Dükkâna
girişinden belli olur, fiyatı soruşundan belli olur. Şöyle ezile
büzüle,
''Bunun fiyatı kaça acaba?...'' filân derse; fakir, adamın parası
yok,
tezgâhtardan korkuyor. Ötekisi ''bunun parası kaç?..'' der, ''Beğenmedim!''
der. Kırk tanesine bakar, kirkbir tanesine bakar... Özür dilemeden,
pabuçların hepsi meydanda, çıkar gider. Hiç birisini almaz. Zengin...
Zenginin halet-i rûhiyesi, mevki makam sahibinin halet- i rûhiyesi...
Bir de
ilim insana benlik verir. ''Ben ki, şöyleyim, böyleyim...'' diye
düşünür, o
da benlik verir. Bunların hepsini koyacak. Varlığın elden koyup
--çar terk
dediğimiz terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk--
ere kulluk
edecek. Bir kere şu eğitimini bir tamamlayacak!..
Hani ne demiş Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'ne, Üftâde Hazretleri?..
-Efendim ne olur beni derviş al, kabul et!..
-Evlâdım sen yapamazsın, kadılığa devam et! Bizim işimiz zordur.
-Efendim ne olur... Tamam, yapmağa söz veriyorum, dervişiniz olayım!..
-E peki, o zaman ciğer sat bakalım Bursa’nın sokaklarında!.. Ciğer...
Eskiden ciğer nasıl satılıyor, böyle camekân mı var?.. Belediyenin
istediği
şartlara uygun böyle satış yerleri mi var?.. Yok... Sopaya ciğerler
takılıyor, arkadan kediler miyav miyav geliyor... Adamın sırtında
ciğer
sopası... Sokaklarda bağırıyor. İsteyene ciğeri kesiyor, veriyor.
Yarım
okka, bir okka, bilmem ne...
Bursa’nın kadısı, konağı olan, ilmi irfanı olan Aziz Mahmud-u Hüdâî'ye
ne
diyor şeyhi?.. ''Ciğer sat evlâdım!'' diyor. Niye?.. Nefsi ezilsin
diye.
Satmış... Çok güzel hizmet etmiş, çok güzel tevâzu göstermiş. İş
bittikten
sonra, demiş ki: ''Evlâdım, aferin! Başardın bu eğitimi... Hadi
bakalım seni
İstanbul’a vazifeli gönderiyorum. Umarım ki, sultanlar atının dizgininden
tutar, önünden yaya yürür.'' demiş.
Ve yürümüştür... Sultan Ahmed dervişi olmuştur. Atının dizginini
tutmuş ve
önünden yürümüştür. Evvelden de, sonrasını gösteriyor Allah evliyâsına...
Benim için gönül dostlarından olan bir büyüğümüzün rahmeti rahmana
kavuşmadan önceki sohbetlerinden bir bölümünü yazmaya calıştım...
Bu gönüller sohbetine ne eklenebilir ki?...
Hakk mekanlarını cennet, makamlarını resulune yakın
eylesin ...
BİR ve VAR olan mutlak varlığa emanet olun.
GÖNÜL DERYASINDA DALGIÇ OLUP SEVDANIN İNCİSİNE KULAÇ ATAN GÖNLÜ
SEVGİ DOLU YÜREKLERE SELAM OLSUN.
Alperen / 23 Mart 2003 - Ötüken
|