|
ANA-DOLU
TARİHİMİZİ ÖĞRENDİK SANDIK HEP...
EN YÜCE VARLIĞIMIZ
ANNE'MİZ
ANA'MIZ
BİZE DAY, BİZE DAY'ANAK OLANIMIZ
AL BAYRAĞIMIZDA
BEYAZ BEYAZ DALGALANDIRIP
ŞEHİD OLUNCA BİLE
ONUN KUCAĞINDA
BİRDAHA AĞLAMASIN DİYE
KUNDAK GİBİ
ONUNLA SARIP SARMALADIĞIMIZ
BAYRAK BAYRAK ANA'LARIMIZ
HA AYAĞIN
HA GÖNDERİN
RESUL; ALTINDA DEMİŞ YA
CENNET DENEN
SON UÇMAĞIMIZ
(NUREDDİN ÇANKAYA)
Tarihimizi uydurmalarla, derme-çatmalarla, kör-nefislerin
esiri gibi, Türk bile olmayanların yazdıklarını okuyarak öğrendik
sandık hep. Gerçekler yerine, isteneni öğrenmek zorunda bırakıldık.
Bizim dilimizin anlam deryalarını göremeyenlerin, bizi de tarihimizi
de anlamayacakları meydanda. Kendimiz arayınca bambaşka bir tarih
olduğunu görmekteyiz.
Batılı arkeologlar, çivi yazılarını bulup filologlarına okuttular
ama her kelimeyi kendi anlam
anlayışları ve lehçeleri transkpsiyonuna tabi tuttular. Onlar kelimelere,
isimlere hangi söyleyiş sesini, ahengini ve anlamını katıyorlar
ise biz de, o anlam ve biçimi öğrendik ve söyledik. Bazan da, bile
bile bunu yaptılar ve biz de yerleşen skolastik zihniyetle aslını
aramayı uzun zaman akıl etmedik.
Günümüzde, Anadolu Türkçesi, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Yakutça
gibi hepsi aynı kökten olan Türkçe dil ailesinin kullandığı 300'den
fazla kelimenin, neredeyse hiç değişmeden Sumer tabletlerinde de
olduğunu gördük. Ünlü Kazak Sümerolog'u Olcas Süleyman, A-Zİ'YA
isimli eserinde bunu çok güzel bir şekilde örnekleriyle anlatmıştır.
Türk Din Tarihi'de, aynı şekilde, başkaları neyi ve nasılı söylemişler
biz aynen öyle sanmışız uzun zaman. Mermer gibi sağlam ve bütün
olan milletimizi "mozaik" adıyla paramparça ettiler onu
da benimsedik. Sonra, birileri çıktı; Anadolu'da eskiden başka
milletler var dediler inandık. Düşününce de, o milletlerle biz gelip
karıştık ve melez nesillerle günümüze geldik sanıp, neslimizin bozulduğunu
zannederek Türk'lüğümüzden şüphe eder olduk. Kanser gibi Türk'lüğümüzü
içinden kemirdi yine uzun zaman bu yalanlar. Biz, Malazgirt'ten
geçerken Anadolu'nun bütün nüfusu 2 milyon yoktu. Sadece Malazgirt
Ovası'nda Kayı Çadırlar en az 500 bin idi. Her çadırda 4 kişilik
aile olsa sadece kayılar 2 milyon olarak gelmişti. Daha diğer serhatlerde
yüzbinlerce çadırıyla Kıpçaklar, Horasan Türkmenleri, Peçenekler,
Kumanlar, Karaman'lar, Ak Koyunlular (Ak Hunlar), Kara Koyunlular
(Kara Hunlar), Avşarlar ve diğerleri vardı. Anadolu'daki 2 milyonun
ise 1,5 milyonu 10 yıl içinde Mora Yarımadası ve Ege Adaları'na
geçmişti. O asırda, İngiltere adasında nüfus 1 milyon bile değildi
ve İngilizce bilinmiyordu. 622 Yıl Osmanlı Araplar'ı askere bile
almadı. Bütün savaşlar Türk ile yapıldı. Bu asırlar içinde toplamı
60 milyonu bulan Türk erkeği savaşlarda şehid oldu. Bunun dünya
tarihinde eşi yoktur.
Batılılar SUMER adını yanlış okudular ve biz o yanlışı öğrendik.
SUMER kelimesinin aslı çivi yazılı tabletlerde iki kelimedir. SUM
ve YİR kelimelerini birleşik olarak SUMER okumuşlardı. Oysa bu iki
kelime Türkçe idi. Mezopotamya'da oturan milletin adı da değildi
SUM YİR. Bu SUM YİR vatan edilen bu topraklara verilen isimdi. Anlamı
SULU YER yani SULU VATAN demekti. Arapça olan VATAN kelimesinin
Türkçe karşılığı YER idi. SUM ve YİR kelimeleri bugün bile İÇ ASYA
Türk'lerinde aynıdır.
Eski Yunanca'da ARMANİ yüksek yer, yayla demekti. Frigyalılar,
Yunan yani İyon ve Isparta'lıların baskısıyla doğu Anadolu platolarına
kaçıp yerleşince onların yani Frigler'in
yaşadıkları yerlere ARMANİA dediler. Zamanla bu o halkın adı oldu
ve günümüzde ERMENİ dedik. SUM-YİR de Mzopotamya'da oturan halkın
adı sanıldı ve bu gün öyle öğrendik. SUM-YİR'liler Türk boylarıydı
ve Türk adını henüz kullanmıyorlardı. Çünkü TÜRK adı millet adı
değildir. Türkler'in kültürünün adı TÜRK, milletinin adı TUR
idi. TURAN deyince de TUR'ların vatanı demiş oluyorduk. Bugünkü
Beyaz Rusya, Ukrayna, Moldavya topraklarında MÖ. 1000 yıllarında
GOT'larla yani Cermenler/Almanlar'la ortak bir devlet kurmuş yönetmiştik.
Devletin adı da bu yüzden TUR-GOT devleti olmuştu. Anadolu'da kullandığımız
Turgut adı budur. Bu devlet bir de şehir kurmuştu, halkı Türk yani
Tur olan. Adını toprak ev anlamına gelen Kİ-EV yani tuprağın türevinden
olan kilden yaptığımız ev koymuştuk.
Artık bilinen bir gerçektir, ki Sumer (Sum-Yir) dili TÜRK DİLİ
ailesindendir. Tarihi değiştirecek yeni tesbit edilen gerçekleri
Türk araştırmacıları ve bilimadamları ortaya koyunca, batının cahilliğinin
medeniyet motoruyla nasıl kamufle edildiği ortaya çıkmış olacaktır.
Teknoloji medeniyeti perdesi bunu daha fazla gizleyemiyecektir.
Onlarda da bizde de "day" kelimesi ortaktı. Günümüzde,
destek, dayanak anlamında olan day'a "ana" kelimesini
ekleyip edilgen yapınca dayanak yapmış olduk. Day, aynı zamanda
annemize verdiğimiz bir başka isimdi, bu anlamları ile. Yine günümüzde,
Maraş, Antep,
Adana, Hakkari, Kerkük gibi yörelerde ana kelimesi yerine "day"
kullanılır.
Annenin erkek kardeşine bu kök ile "dayı" diyoruz. Bebeklere
yürüme öğretirken de bu kök kelimemizle "day dur" veya
"tay dur" diyoruz.
İslam Dini, Arapça vahyedilen Kur'an sebebiyle, ayet ve hadis
terminolojisi Arapça dil öğelerini kullanmıştır. Yine Arapça dil
yapısı içinden kelimeler Allah adını, Allah'ın
sıfatları olan ve aslında çok daha fazla olduğu halde 99 adetle
sınırladığımız esma-ül hüsna yani güzel isimler dediğimiz kelimeleri
oluşturmuştur. Peygamberimizden önce de Allah ismi kullanılırdı.
Kur'an, Allah adını yanlış kullanımdan çıkartıp asli yerine koymuştur.
Ancak
insanlar Allah adı dışında sıfat isimleri, insanlara isim olarak
koymuş ve kullanmıştır. Rab'dan Rabia, Rabiye gibi, Halim'den Halim
ve Halime gibi isimler Allah'ın sıfatlarıdır ve isim olarak kullanılmasının
hiçbir mahzuru da yoktur.
Türkler de, bir dine her zaman sahip olmuştur. Hatta, ihtimal ki,
peygamberleri de olmuştur. Peygamber kelimesinin karşılığı olan
"Yalvaç" kelimesi bize bunu düşündürmektedir.
Ancak, peygamberleri olmadı dense bile, peygamberle yakın ilişkiler
olmuştur. Sözgelişi İbrahim aleyhisselamın bir hanımı Türk idi.
Bu Türk annemiz önemlidir. Çünkü, eski Türk, Arap ve Yahudi kaynaklarında
"Kantura" adındaki bu annemizin Oğuz Han'ın kızı olduğu
rivayet edilmiştir. Bize, hep, İbrahim aleyhisselamın Hacer ve Sara
isimli iki hanımı anlatıldığı için iki hanımı olduğunu sanmıştık.
Üçüncü Türk annemizi Türk'lük sahiplenir, Türklük tahrik olur diye
gizlemeyi tercih etmişlerdi.
Arap kültür öğelerinin, İslam'ın hayat içinde şekillenmesinde araç
olduğu da gerçektir ve bunun da dine zararı yoktur, dine ters değildir.
Yeter ki, aynı misyonun Türk kültür
öğelerince karşılanabieceğini inkar etmeyelim. Bu Arap kültür öğelerinden
biri, nesebin yani soyun anne adıyla tanımlanmasıdır. Sözgelişi,
ölen birisini cemate tarif eden imam "ey cemaat, Fatma oğlu
İsmail'i nasıl bilirsiniz" der veya cenaze namazında, biliniyor
ise " Fatma oğlu İsmail'in cenaze namazını kılmaya niyet ettim"
denilir. Bir kabile veya toplulukta da değerli bir anne var ise
"ey filanca oğulları" denilirdi.
Resulullah da bu kültür içinde yaşayan ve kendini bu kültür öğeleri
ile ifade eden bir insandı. Bu onu küçültmez zaten. Kendisi de "ben
Arabım" diyordu. Bu kültür öğelerinden
yararlanan sahih yani doğru kabul edilen bir hadisinde " ümmetimin
mülkünü ilk önce Kantura nesli zabtedecektir " dediği gibi
bir başka hadisinde "ümmetimin mülkünü en
son Kantura nesli zabtedecek ve kurtuluşa götürecektir"
demektedir. Bu kültür öğe tarzına göre Kantura nesli Türkler
olmaktadır.
Eski Türk din terminolojisi de benzeri kuralları, öğeleri çok
sayıda kullanmıştır. Türk din tarihi bize inanılan dinin adının
bile Türklük Dini olduğunu göstermiştir. Türk kelimesinin bir anlamı,
belki de kök anlamı diyebiliriz buna TÖRE'dir. Yani, kuralları belirlemiş
toplumsal hayat biçimi demektir. Toplumların, kurumsallaşmış, kuralları
belirleyen hayat biçiminin diğer adı din idi. Bu din yapısında da
bir mutlak varlığa yani yaratıcıya inamak tabii olarak
vardı. Yaratıcı'ya he zaman Tanrı denmedi. Çalap dendiği
gibi başka isimler de verilirdi ama bu isimler hep bir vasıf tarif
eden yani sıfat olan isimlerdi. Tanrı, aslı Tan-yeri olan
Tengri kurgusuyla ışık veren, azık-rızık veren, öğretici
olan, engin ve hayal edilemiyecek kadar büyük olan gibi, söylendiği
söz içeriğinde anlamını kazanan bir sıfat isimdi. Anadolu
Türkçesi'nde Tanrı dedik biz.Tarih kitaplarını okurken, eski medeniyetlerin
yer, gök, dağ, deniz, şimşek, aşk, savaş gibi unsurların ilahını
Türkçe bir kelime ile kullanırken Yer Tanrısı, Savaş Tanrısı diye
tarif etmeye çalıştık. Yunanlı veya Romalı ya da Mısırlı ilahlarını
Tanrı adıyla biz kendi dilimizde Tanrı diye isimlendirdik. O medeniyetler
kendi dilleri ile başka ismlerle isimlendirirlerdi. Ancak, düşünce
kısırlığına itilen insanlarımız sanki bir Yunanlı, Yunanca dua
ederken Tanrı Zeus diyormuş gibi düşündüğümüz için, Tanrı Türk'ü
korusun derken Zeus gibi bir tanrı diyormuşuz gibi olduk zannedip,
Allah inancını zedelediğimizi de düşündük ve endişelere kapıldık.
Hatta, mürekkep yalamış çok kimse, Yunanlılar Şarap Tanrısı diyorlardı
biz niye Tanrı diyelim, onlara benzeriz bile dediler. Oysa Yunanlılar
Tanrı kelimesini hiç bilmezlerdi. Çünkü Tanrı kelimesi Türkçeydi.
Türkler, Allah ismini bilmezlerken, tek olan, eşsiz olan, ezeli
ve ebedi olan bir yaratıcıya inanıyorlardı. Allah adını bilmedikleri
için de Allah diyemezlerdi ve onun yerine Ana, Ano, Anu gibi şivelere
göre Ana demiş olurlardı. Sum-Yir'liler de Anu derlerdi.
İlk yazıyı kullandıkları için Ana kelimesini çivi yazısı ile değil
"hilal" şekliyle göstererek özel bir yer ve tanım
yaptıklarını anlatmaya çalışırlardı. Onun, yaratıcı olduğunu, rızık
verici olduğunu belirtmek istediklerinde de hilalin içinde veya
önünde beş tane nokta koyarlardı. Bu noktalar, dolu taneleri idi.
Bir yağış şekli olan dolu taneleri, süt beyazıydı ve gökten yıldızları
yağdırdığı düşünülürdü. Dolu ve süt aynı renkte olduğu için aynı
isimle anılır "tolu" derlerdi. Süt kelimesi beş köşeli
yıldızla beş noktanın birleşmesi yapılır ve yıldıza da "tolu"
denir, yıldız şekliyle de gösterilirdi. Hilal ve yıldız bir arada
olunca, Anu bize süt veriyor denmiş olurdu. "Yıldız" kelimesi,
YALTUZ, ULTIZ, YALDIZ şeklinde de söylenir ama anlamı TOLU'nun parlaklığı
demekti.
İnsanlar olarak, en yüce varlığımız, bizi sütüyle şefkatiyle besleyen
kadın çok kutsaldı. Arap, nasıl Rabia diyorsa, Rahime diyorsa Türk
de kendisini dünyaya getirip, besleyen,
koruyan, büyüten kadının vasıflarına bakıp sıfat olarak yaratıcının
adını uygun gördü. Etrüskler ve Sum-Yirler (Sumerler) aynı milletin
kolları olarak aynı anlayış ve inanç fenomenlerinin sahibi olarak
aynı bayrağı kullandılar. Sumer yazılarında bayrak kelimesi de
hilal ve içinde beş noktayla gösterilirdi. Anadolu'ya geldiklerinde
bu verimli ve iklimi güzel ülkeyi kazandılar. Kazanılan bu ülke
onlar için ana sütü gibi helal idi. Bayraklarına en kutsal inançlarını,
kelimelerini çizdiler. Bu yer için kan dökmek bedeldi. Kanlarının
rengini bayrak yaptılar. Bayrakta ne yazılı denince "ANA-TOLU"
dediler. O bayrak gibi, üzerindeki işaretlerin anlattığı gibi kucağını
açan, besleyen vatanlarına da ANA-TOLU dediler. Etrüskler çok sonra
İtalya Yarımadasına gidince geride ANATOLU kelimesini bıraktılar.
Çok daha sonraları buralara eşkiya sürüleri olarak GREK'ler
(kelime anlamı hırsız demektir)
gelince Kuzey Anadolu'da SAKALAR, Güney Anadolu'da TUR'lar vardı.
Onlardan bu ülkenin adını öğrendiler ve ANATOLİA dediler. Bizde,
her eski şeye Yunan kuyruğu ekleme huyunda olan birileri de bu ismi
Yunanca zannetmekten öte, Yunanca diye dünyaya ilan ettiler. Tarihimizin
ilk mozaikçileri onlardı. Millet onlar için yoktu, mozaik
vardı.
Karadeniz bölgesinde PONTUS'lar, MÖ.365'e kadar tam bağımsızdılar
ve adlarının önünde RUM yoktu. Bayrakları bile AY-YILDIZ'dı.
Sonraları Yunan ve Roma prensleri yönetime gelince adlarının önüne
RUM konuldu. O Pontuslar halk olarak Laz'dı. Laz ise (uşaklar
yani çocuklar) demekti. Aradan asırlar geçti ve İslam'ı benimsemiş
Türkler geldiler. Asırlardır burada olan Türklerle kaynaştılar hızla.
Yeniden bayrak yaptılar AY-YILDIZ'ı. Aya hilal diyorlardı. Hilal,
Allah kelimesi ile aynı hecelerden oluşuyordu. Kufi yazıyla Muhammed
adı da Yıldız şekli yapıyordu. Bu defa ilk anlamıyle pek de ters
düşmeyen LAİLAHEİLLALLAH-MUHAMEDÜNRESULULLAH yani kelime-i tevhid
anlamı verdiler.
Artık, ister Anadolu densin, ister Anasütü densin aynıydı ve o
bayraktı. İslamın temelini de karşılattıkları bir yeni anlam da
katılmıştı. Allah, Ana ve Vatan ile en güzel rehber olan
Resulullah aynı bayrağa işenmişti. Artık ister Allah ve Resulünün,
ister vatanın, ister Anamız yani namusumuz için ölmüşüz, hepsi aynıydı.
Hepsi için Cennet vaadedilmişti.
İslam'ın ilk şehidi, cennetle müjdelenen Ammar bin Yasir'in
annesi PAMUK idi. Pamuk, Özbek Türkü'ydü. İranlı mecusilere
esir düşmüş, müşrik Araplar'a köle olarak satılmış, adı Sümeyye
olarak değiştirilmişti. İslamın ilk şehidi olmak bu Türk kadınına
nasip olunca, Kantura yolunda, İslam tarihinde TÜRK olmanın ne olduğunu
görmüştük.
Şanı yüce Allah, ilk şehidliği bir Türk kadınına vermekle, inanmayanların
ne alçaklar olduğunu göstermişti. Bu şuur içinde de Allah yolunda
bu millet daha 60 milyon şehid verecekti.
| Nureddin Çankaya, Mayıs 2003 , Ötüken |
|
|