|
YÜKSELDİKÇE BAŞ DÖNER Mİ..?
Ülkü Ocakları’nın bir gecede Ülkücü Gençlik Derneği olduğu yıllardı.
Türkiye’nin her
yerinde faaliyet gösteren bin iki yüzü aşkın Ocak’a bir gecede tabela
ve tüzük değiştirten
yönetimde görev yapıyordu. Bir süre sonra da ebediyete kadar gurur
duyacağı şerefli bir
makama geldi. O, genel başkan olmuştu. Ama, Ecevit hükumeti zamanındaki
bu görevine
ancak 4 ay devam edebildi...
......................
12 Eylül’de kopan fırtınadan epey sonra yakalanmıştı. Tutuklanıp
getirildiği Mamak’ta
1984 yılında görmüştüm onu. Kaldığımız tecritler aynı bahçeye çıktığı
için bir müddet
beraberce sol-sağ çekdiğimiz talimlerde saf tutup aynı hizaya baktık.
Havalandırma Boşluğu’nda yaptırılan bütün maddi işkence hareketlerini
çok çevik bir
tempoyla tamamlar, üstelik “daha yok mu ulan..?” der gibi manevi
işkencenin başladığı
istirahat dakikalarında da spor yapmak adına bir birimizle yarış
edercesine koşardık. O
günler aklıma geldiğinde hep bu soylu davranışımızı, bu içgüdüsel
başkaldırımızı hatırlarım.
................
Yedi buçuk sene yattıktan sonra, gelen insan hakları müfettişleri
ve bilmem ne sağlık
kurullarının, “buralarda insan değil fare bile yaşamaz” raporu vererek
tecritleri
boşalttırdıklarında beni de bir koğuşa vermişlerdi.
Koğuşta kimler vardı ?... Kimler yoktu ki, Muhsin Yazıcıoğlu, Şenol
Çevik, Kemal Yalçın,
Turgut Karadağ, Muzaffer Kuşdemir, Ercüment Gedikli, Selahattin
Büyüköztekin, Mustafa
Uygun... Komünistlerden: Oğuzhan Müftüoğlu, Ali Başpınar, Bülent
Forta, Cahit Akçam...
..........................
Prof. Dr.Turhan İtil’in fikir babalığını yaptığı karıştır-barıştır
politikasının tümden iflas edip
de siyasilerin ayrı koğuşlara yollandığı günlerdi. Derken bir gün
bir haber geldi idareden:
-Hazırlanın koğuşunuz ayrılıyor.!?
Önceden haber veriyorlardı ki, herkes bir kaç parçadan ibaret olsa
eşyasını hazırlasın diye.
Arkasından da hoperlörden isimlerimiz, gideceğimiz koğuşlara göre
okunacak...
................................
Haftalar öncesinden başlayan hummalı çalışmalarımızın son noktasını
koyacağımız için
içimizde büyük bir mutluluk vardı... Gerek mahkemeye gidiş gelişlerimizde
bulduğumuz,
gerek başka bloklarda yatan arkadaşlarımıza getirttiğimiz ve bin
bir zorluklarla içeriye
soktuğumuz demir parçalarını değme ustalara taş çıkartacak mükemmellikte
şiş, kama, piz
ve bıçak haline dönüştürmüştük. Koğuşların ayrılması için bekleyiş
içinde olduğumuz o
günki planımıza göre (koğuşta 34 komünist, 17 ülkücü vardı) koğuşlara
ve franksiyonlara
göre isimler okunup da ilk posta çıkınca bizler de daha önceden
hazırladığımız kesici ve
delici aletlerle sayısı azalmış olacak bu komünist gruba saldırıp
her biri bir ülkücü
şehidimizin katili olan bu melunları halledecektik.
......................................
Çok teferruatlı bir plan yapılmıştı. Kim kimi hedef alıp işini
bitirecek, aramızdaki zayıf ve
hasta olanları kim koruyup kollayacak, olay başladıktan sonra askerler
müdahele edene
kadar nelere dikkat edilecek hepsi kararlaştırılmıştı. Ben kullanacağım
bir karış
uzunluğundaki lama demirinden mamul kamayı, kapının arkasında sanki
atılı gibi duran çalı
süpürgenin içine saplanmak suretiyle saklamıştım.
O gün, “Ya Hazret-i Yezdan” deyip kapının eşiğinde dolanıyor oradan
ayrılamıyordum.
Gözlerim, bir O’na bir de kurbanıma kenetlenmişti. O’na bakıyordum
çünkü, başlama
işaretini O verecekti. Ardından da topyekün eylem başlamış olacaktı.
Hoperlörün cızırtılı açılış seromonisinden sonra isimler okunmaya
başladı. Dikkatle isimleri
dinliyorduk. Başka koğuşlardandı okunan isimler. Başladığı gibi
cızırdayarak kesildi
hoparlörün sesi... Derken, gergin ve tedirginlik içinde geçen yarım
saatlik bir bekleyişten
sonra tekrar isimler okunmaya başladı. Bu defa bizim koğuştan gideceklerin
isimleri de
sayılıyordu. Aynı anda büyük bir gürültü ile koğuşun kapısı açıldı
ve zaten önceden
hazırlığını yapmış olan ismi okunanlar birer ikişer dışarı çıktılar.
Koğuşun kapısı kapandığında işte şimdi cümbüş başlıyor dedim kendi
kendime.
Tetikteydik hepimiz ve O’na bakıyorduk ama hiç bir kımıltı yoktu
O’nda... Aynı benim gibi
heyacan fırtınası yaşayan diğer arkadaşlarla birlikte merak ve biraz
da kızgın bir tavırla
hemen yanına gittik.
-Daha ne bekliyoruz...? sorusuna cevap olarak,
-Çok büyük şanssızlık bu, hedef olarak belirlediğimiz önemli kişilerin
çoğu çıktı gitti,
çar-çakal için de değmez, dedi. Mutlu olmadık ama yapacak başka
bir şey de yoktu.
Derken tekrar isimler okunmaya başladı...
Böylece büyük bir eylem gerçekleşmedi.
............................
Hürriyetime kavuşalı daha çok olmamıştı ama aldığım bir haber beni
hayli tedirgin etmiş ve
haberin aslını araştırmak için yollara düşmüştüm. Bir sürü uğraştan
sonra da başıma
gelecekleri öğrenmiş ve bu akıbetten kurtulmanın yollarını arıyordum.
Bir kaç görüşme
turundan sonra çare de belli olmuştu: Yeni dünyalara merhaba demek....
................................
Soğuk bir başkent akşamı.. Garajlarda otobüsten indim. Dalgınlıkla
yanlış istikamete giden
bir minübüse bindiğim için dolmuşçu gideceğim adrese en yakın noktada
beni indirdi.
Mümkün olduğunca hızlı yürüyerek bir taraftan titremelerimi kesmeye
bir taraftan da çok
geç olmadan O’na ulaşmaya uğraşıyorum. Necatibey Caddesi’ne girdikten
kısa bir müddet sonra yanına vardım. Odasında epeyce bir insan vardı.
Selam verip boş bir koltuğa iliştim. Sıcacık odanın yumuşacık koltuğunda
ne olduğunu anlamadığım konuşmaları dinlerken içim geçiyor, uyuklamamak
için direniyordum. Ne kadar sonra hatırlamıyorum nihayet, odada
ikimizden başka kimse kalmamıştı.
......................................
Görüşmemiz bitip de yanından ayrılırken, belki bir daha hiç dönemeyeceğim
bir gurbete
yollandığımı biliyordum. Gözlerimiz dolu, kalbimiz buruk bir şekilde
sıkı sıkı kucaklaşarak
vedalaştık.
..........................................
1999’da seçimlere büyük bir coşku içinde girilmişti. Ülkücüler,
zembereğinden boşanmış
zıpkın gibi her yerde hedefin en can alıcı noktaları yokluyor, seçim
karargahında dönen üç
kağıtçılıklara ve yaşanan acizliklere rağmen pervasızca çalışıyorlardı.
Korkunç bir tempo ile devam eden bu çalışmalar, kısa sürede neticesini
verecek ve Ülkücü Hareket’in tarihine yazılacak çok büyük bir başarı
kaydedilecekti...
Seçim sonuçları açıklandığında Ülkü Bayrağının zirvelerde dalgalandığına
bütün Ülkücüler
sevinç gözyaşları dökerek şahit oldular. Ortada büyük bir zafer
vardı ve bu zaferde O’nun
payı da büyük olmalıydı.
Artık, bundan sonra O’nun kirli siyasetin çalkantılı denizlerinde
bizim için büyük
mücadeleler vereceğini umuyorduk.
..............................
Ecevit’e hükumeti kurma görevi verildiği sıralardı. Müstakbel başbakan
bütün parti
yetkilileri ile görüşmeler yapıyordu ki, Rahşan Ecevit, dayanamayıp
içindeki kini kustu.
Ülkücü Hareket hakkında olmadık laflar ediyor, ağır hakaretler yağdırıyordu.
Şimdi, O’nun kükremesinin tam sırası sanarak, etkili bir çıkışını
beklerken, gerilerden fısıltı
halinde bir ses duyuldu:
-Bu koalisyona girmezsek, Türkiye allak bullak olur...
İlk şaşkınlığımızı daha üzerimizden atamadan, Bülent Ecevit’in,
onu kaale bile almadığını
belirten:
-Koalisyonla ilgili konulara, tartışmalara henüz girmiyorum” cevabı
şaşkınlığımızı şoka
dönüştürmüştü.
O günden sonra kimseye bel bağlamamayı prensip edindim. Ama gönlümdeki
hatırasını da
yıkamıyordum. Zırvanın tevili olmaz derlerse de son çare olarak
“çok tecrübesizler”
tesellisiyle hem kendimi hem çevremi avuttum.
.................................
Bir gün onu televizyonda kanalları günlerce dolducak ana avrat
küfürlerin edildiği, polislerin
tokatlanıp, makam arabalarının tekmelendiği bir olayın kahramanı
olarak görmüştüm.
Komitacı ayakları ile önüne düştüğü fedailerine,
-35 yıllık emeği heba ediyor. Engelleyin. Aday olursa bedelini
ağır öder, diye bağırıyordu
ve daha sonra da yaptığı basın toplantısında saldırıyı parti olarak
üstlenme kabadayılığını
gösteriyordu:
-Bizde töre var. Töreye uyulmayınca Ülkücü tavrımızı koyduk! Töreyi
çiğneyen kişinin
MHP üniformasını taşıma hakkı yoktur. Üniformasını da soyunacaktır,
diyordu.
.....................................
Salonun uğultusundan konuştuklarımızı kendimizin bile işitmekte
zorlandığımız bir
ortamdayız. İçeride Almanya Türk Federasyonu’nun Büyük Kurultayı
yapılıyor.
20 yıldan fazla bir zamandır yurtdışında kaçak olarak yaşayan Ülkücü
bir arkadaşım:
-Allah aşkına O’na ulaşmamı sağla, diye yalvarıyordu.
Biraz konuşunca Kurultay salonunda yaşanan büyük kovalamacadan
haberdar oluyorum.
En öndeki protokol masasında Bahçeli’nin sağına oturmuş, yakalanacağı
endişesiyle
tuvalete bile gitmiyordu hazret...
Ama, aynı günlerde gazeteler koca koca puntolarla onun açıklamalarını
yayınlıyorlardı:
-İdam
ve Kürtçe konularında Ulusal Program’da işaret edilen zaman yeterlidir....
.............................................................
Hikayenin son kısmını biliyorsunuzdur ama bilmeyenler için yine
tekrar edeyim:
Apo, idamdan döndü. Bu satırların yazarı hala idam hükümlüsü olarak
kaçıyor.
O’nun peşine düşen arkadaşımız ise Alman Polisi tarafından yakalanıp
Türkiye’ye iade
edildi.
3 Kasım’da MHP tarihinin en büyük yenilgisini aldı ve bozgun sürecine
girdi.
Kendini bu sonuçtan sorumlu görenler ya ayrıldılar veya ayrılacaklarını
beyan ettiler.
O ise böyle bir kaygı bile duymadı. Her şeye rağmen makamını koruyor.
Ama bir gün gazeteler Cem Uzan’la görüştüğünü ve Genç Parti’ye
iltica etmek istediğini
yazdılar.
Bakalım daha nelerini duyacağız...
Recep Küçükizsiz, 31 Temmuz 2003
|