|
AHMET KERSE
30.1.1983 - Gaziantep’in
Oğuzeli ilçesine bağlı Gürsu köyündendi. Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nde
okuyordu. 1980 yılı Şubat ayında, polisler tarafından Kilis’te yakalanarak
gözaltına alınıp bir ay süreyle işkence yapıldı. Çıkarıldığı 12
Eylül mahkemelerinde, bütün şahitlerin, aleyhine ifade vermedikleri
için tutuklandıkları bir yargılamadan sonra, 8 Temmuz 1981 tarihinde
idam cezasına mahkum edildi. 25 yaşındayken, tutuklu bulunduğu Gaziantep
Cezaevi’nin infaz bahçesinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
* * *
Şehit Ahmet Kerse’nin Ülküdaşlarına mektubu…
Allah'ın eli! Bu davanın üzerinde… Tökezlemek, sürünmek,
yakalanmak yok.
"Hakime küfrettim. Hakim put! Vicdanı adaletin görkemli sarayından,
sarayın mücerret bekçisinden, görünmez koruyucularından azade..
Kişiliği silik...
Benim böylesi muğlak bir kişilikten ne alıp veremediğim var?
Baktı önündeki yazılı müeyyidelere, kırdı kalemi. Küçük dilinin
dönmesi ile çıkardığı kahkahayı duydum. Onun haline güdüm. Güya
sinsi gülüyor.
O kim, bilmem ne maddesi kim? Her şeyin vasıta olduğu bu dünyada,
oluşlara basamaklık edenlere kızmaya hiç gerek yok.
Doğru olan, gücün ve tedbirin kar etmediği yerde durup tevekkül
etmek, her daim ona sığınmaktır. Karanlığı aydınlık bilmek, mutlu
olmasını öğrenmektir.
Her zaman ve mekanda Yüce Allah'a dayanmak biricik yol. Tabii yol
bilene!
Allah'a iyi bir kul olmalıyım. Bütün uğraşım, çabam bu yönde olmalı.
Şayet nasipse şahadet şerbeti içmek, beni bu mertebeye getiren mazimle
övünmeliyim.
Şehid olmak her er kişiye nasip değil! Bil kıymetini!
Bu büyük mertebeye ulaşmak için, Allah'ın sevgilisinden, Bedir harbine
katılmak için izin isteyen sahabenin çırpınışları unutulur mu?
Cennet müjdelenmiş. "Ağaçları altında ırmaklar akan" güzide
köşeler... Hakikat bu!
Geçici zevklerin süslediği ve hayal olarak hafızalarda silikleşen,
anlık dürtülerin ürünü, anlık süprüntülerin ne ehemmiyeti, ne kıymeti
vardır?
Mutlak mutluluğa gark olmak varken, izafi saadetin çeşnisine kapılıp,
kanmak, kandırılmak ne ayıp bir şey! Çok kötü bir hal. Hayır! kanmadım,
kanmayacağım.!
O gün yeniden dirilişimdir, pak ve saf halimle. O an ölmek değil,
yaşamaktır.
„Allah yolunda ölenleri ölü bilmeyiniz... Onlar diridirler!“, “...Onlara
cennet müjdelenmiştir.“
Virajı dönmek ve has bahçesinin güllerini derlemek... Derleyeceğim
renk renk gülleri sonra da koklayacağım doyasıya...
Ben ilk değilim. Uzayan zincirin bir halkası olacağım. Ardım sıra
bu zincirin bir halkası olabilmek için didinenler, çalışanlar çok.
Heyecanlı bekleşen kalabalık var.
Allah'ın eli! Bu davanın üzerinde… Tökezlemek, sürünmek, yakalanmak
yok.
Sinemiz demir, yüreğimiz çelik, kötülükleri boğmak, iyilikleri yaşatmak
için hep mücadele, hep mücadele... Bir an olsun bile gaflet uykusunda
kalmak yok.
Gafleti sevmek, Şeytanın çelmelerine kanmak ölümdür. Gerçek Ölüm!
Doğruyu insanlara duyurmak için savaşmak lazımdır...
Anam köyde. Son günler sık sık rüyama girer oldu. Ağlamaz anam hep
güler. Bir şehit anası olacak, keyfi bu yüzden. Heyecanı, gönlündeki
haz ılıklığı bu sebepten...
Titrer anam, elleri ile bazı kereler yüzünü örter. Ben idam sehpasına
yürürken anam karalar bağlamaz. Bilir, inanır ki, oğul ölmedi, yaşıyor.
Bu dünya hancıların
konakladığı bir misafirhane. Buradan göç eden bir başka alemde,
ebedi yurt evinde yaşar.
Anam yeşil yemenisini hiç başından eksik etmez. Allah örtünün dediği
için örtünür. Anam ülkü sahibi yiğitleri över.
Babam da öyle.Babam süslü hayat yaşamak uğruna zillet, illete boyun
eğen bel kıvıran, yılanlaşan insanları sevmez. Kötülerin baş düşmanıdır.
İnsan Allah'a inanmadıkça, yüce ülküleri yakalamak için cehd ve
gayret sarfetmedikçe o adama insan denmez.
Hele halife hiç denmez. Her adam insan değil, her insan da halife
değil! Bu biline!
Sabırsızım, içimde sevinç coşkusu, kulaklarımda Kur'an kıratı...
Ben uçmak istiyorum, uzaklara, pak mekanlara, gül ekenlere, çiçek
dikenlere uçmak...
Bükülmeyeceğim, kırılmayacağım. Bu emanet olan "ben"i
yüce yaradanıma helali ile teslim edeceğim. Ölsem bile ölmeyeceğim.
Varın siz anlayın!
Ben insanlara dayanmadım ki, yıkılayım, insancıklardan medet ummadım
ki, zarara ziyana gireyim. Ezel ve ebed olan Yüce Mevla'ya gönül
verdik.
Onun içindir ki, bu dava sönmez, bitmez, çapulcuların çökmesinden,
kaçmasından etkilenmez... ılay-ı kelimetullah! diyen diller lal
olmaz.
Allah diye inleyen güller solmaz.
Tekbir getiren, tesbih eden güller solmaz.
Susmayacak Hakk'ın dili!"
AHMET KERSE
BEN KENDİMİ HESABA ÇEKTİM GERİSİ MÜHİM DEĞİL…
* * *
-Şehit Ahmet Kerse ile ilgili bir hatıra-
Bugün, şehit Ahmet Kerse’nin idam ediliş günü…Ben de onunla ilgili
bir anımı kısaca anlatacağım…Yıl 1980, mekan Adana Cezaevi…Adanalı
Ülküdaşlarımızın
düzenlediği bir firar teşebbüsünün olduğu bir ortam. Şu an Elazığ
Cezaevi’nde çile çekmekte olan Muhsin Kehya ve Mustafa Gülnar Ülküdaşlarımız
görüş yerindeki
tel ızgaraları kesmişler.
Karşı tarafa, yani ziyaretçilerin durduğu tarafa geçebilirlerse
zindanlardan kurtulup
dışarıdaki mücadelede tekrar yerlerini alacaklar. Bu hazırlıklar
olurken , tam o sırada ziyaretçi kabinlerini kontrol eden gardiyanlar
durumu farkederler ama bu defa da
diğer Adanalı Ülküdaşlarımız bu gardiyanları enterne ettiler. Orada,
daha o gün Gaziantep Cezaevi’nden Adana Cezaevi’ne nakledilmiş olan
Ahmet Kerse de diğer
11 arkadaşımız gibi tel örgüleri ve demirleri kesilen kabinlerden
geçerek ziyaretçilerin arasına karıştı. Karşıda bekleyen Teleşkof
lakaplı Necip ise çıkanlara rehberlik
yapıyordu.En dışarıda ise araba ile gelen arkadaşlar hasretle çıkacakları
bekliyordu. Ama Adana Cezaevi’nin iç cezaevi ile dış avlunun arası
bayağı uzundu.
Dolayısıyla ziyaretçilerin arasına karışan arkadaşların içinde rahmetlik
Ahmet Kerse de vardı. Acıdır ki, bu firar girişiminde dış bahçeden
de çıkıp sokaktaki arabaya
ulaşan yalnızca Muhsin Kehya ile Mustafa Gülnar oldu. Diğerleri
ise firar olayı anlaşıldığından dolayı -ki, bu bizim iyi niyetimizden
kaynaklanan bir hatamızdı. Çünkü,
enterne edilen gardiyanları bırakmıştık...- teker teker dış bahçede
askerler tarafından toplanmışlardı. Adana Cezaevi’nde Maraş Olayları
sanığı 42 ülküdaşımız vardı.
Bunlar hergün duruşmaya giderlerdi. İşte, bu arkadaşlar tam o saatlerde
duruşmadan dönüşmüşler ve daha Kapıaltında iken de firar olayını
anlayıp arkadaşlarımızın
askerler tarafından toplandığını görünce de hemen orada eylem başlatıp
içeri girmemiş
Hem dikkatleri bu tarafa çekmeye hem de firara teşebbüs eden arkadaşlarımız
zarar görmesinler diye „arkadaşlarımızı vermezseniz koğuşlara girmeyiz“
demişlerdi.
İçeride de eylam başlamıştı. İşte hem içerideki Ülkücülerin mahkumların
diretmesi hem de Maraş Olayı sanıklarının direnmesi neticesi dışarı
kadar çıkıp da
kaçamayan, askerler tarafından teker teker yakalanan Ülküdaşlarımız
işlem yapılmaksızın tekrar içeriye verildiler. Hemen sayım yapıldı
ama üç kişi yoktu…Yani biz
direnirken üç kişi firar etmişti.
Sevinçliydik, Muhsin yoktu, Mustafa yoktu ve rahmetlik Ahmet Kerse
yoktu...
Ama, aradan bir saat geçti… Bir saat sonra bizim Ahmet içeri geldi…!
Aslında dış bahçede askerler, gardiyanların teşhis ettiği firarileri
toplamışlar dolayısıyla Ahmet Kerse Adana’ya yeni geldiği için gardiyanlar
onu tanımamışlar
Ama onu da -askeri cezaevinden geldiği için saçı kısa olduğundan
dolayı- şüpheliler arasına koymuşlar. Bu arada, kaçma şansının iyice
azaldığını gören Ahmet Kerse,
Maraş ETKO davası sanıklarından olup beraber yattığımız ülküdaşlarımızdan
Ahmet Bağcı’nın annesi ve bacısının yanına takılıp askerlere de
“ben Ahmet Bağcı’nın
ziyaretçiyim” demiş. Ahmet Bağcı’nın ailesi de ona “bu bizim kardeşimiz”
diye sahip çıkmışlar. Ama tekrar kimlik yoklaması yapılınca her
ne kadar Ahmet Bağcı’nın
bacısı ve annesi valla kimliği memlekette unuttuk bu bizim askerdeki
kardeşimiz diye direnmişlerse de askerler sonunda Ahmet Kerse’yi
de içeri bölüme almışlar…
Bu arada onu tanımadıkları halde epey bir bekleyen, Muhsin ve Mustafa
da mecburen oradan yol almışlar. Eğer o gün oradaki bu girişim takdir
i ilahi tarafından firar
olarak tecelli etseydi yani Ahmet Kerse kaçabilseydi… bugün belki
yaşıyacaktı… ama gam değil… o yüreklerimizde yaşıyor! Onun ifadesiyle
diyeyim “…ben
kendimi hesaba çektim, gerisi mühim değil, yaşasın Türk Milleti…!”
Allah mekanını cennet etsin, diyenlere selam ola… Onlar bizi izliyorlar,
yüreğim böyle diyor..
ONLAR YANIMIZDALAR… Onların yeri belli…kevser’in tam başındalar…
Allah bize de nasip eyler, inşallah.
HASAN ADİL
* * *
DARAĞACINDA CAN VEREN ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER
Şehitlik makamı Allah indinde peygamberlikten sonra gelen en üst
mertebedir. Yüce dinimizi yaymak ve yaşatmak, Allah Azimmüşşan’ın
adını yükseltmek gayesi
uğrunda canlarını feda edenler cennetle müjdelenmişlerdir.
Hedefi, Nizam-ı Alem’i kurmak, vazifesi ila-yı Kelimatullah’ı yaymak
olan ve bu uğurda vatan, millet ve devletin bekası için çarpışarak
şehit düşen Ülkücüleri anmak
gayesiyle başlatılan ve biiznillah kıyamete kadar devam edeceğinden
de şüphe etmediğimiz bu faaliyetler, şehitlerimizi anarak onların
aziz hatıralarını yaşatmak için
olduğu kadar, Ülkücü Hareket’in Türkiye’de hakim olan mevcut düzene
karşı mücadelesini vurgulamak, bu mücadelede darağaçlarında can
vererek bayraklaşan
Ülkü erlerinin davalarını bıraktıkları yerden sürdürdüğümüzü ve
bu batıl düzeni yıkıp Müslüman-Türk’ün huzur, mutluluk ve refah
içinde yaşayacağı Hakk’ın hakim
olduğu bir sistem kuruluncaya kadar devam edeceğimzi de ilan etmek
gayesiyledir.
Bütün Ülkücülerin, dört bir yanda şehitlerimizi anmak için 27 Mayıs’ı
seçtikleri malumunuzdur. Gün Sazak’ın şehadet tarihi olan 27 Mayıs,
elbette bu dava için can
verenlerin anılmasına güzel bir vesile teşkil etmektedir. Lakin,
Ülkücü Hareket’in ta başından beri mevcut düzenle olan savaşı, bizzat
devlete hakim olanların ve hakim
zihniyetin eliyle emniyet işkencehaneleri, mahkemeler ve darağaçları
şeytan üçgeninde geçmiştir. İşte, mücadelemizin asli unsurunu ortaya
koyan ve Ülkücü Hareket’in
“Milliyetçi Türkiye” ve “Nizam-ı Alem için iktidar olma” kararlılığını
sergileyen bu savaşın sembolleri darağaçlarında “La ilahe illallah”
diyerek Hakk’a yürüyen
şehitlerimizdir. Ülkücü Hareket’in cumhuriyetin kurulmasından bu
yana Türk Milleti’nin kimliğine, benliğine, inanç ve genel kabullerine
ters düşen uygulamaların
karşısına dikilmesi, yüce dinimiz ve asil milletimizin müdafii olması,
devlet kademelerine yuvalanmış, bedeni bizden, fikri ve ruhu satılık
idarecilerin düşmanlığını üzerine
çekmiş ve zaman zaman patlak veren, su yüzüne çıkan, aslında içten
içe sürekli devam eden bir mücadeleyi başlatmıştır. 1944’lerde de
resmi ağızların itiraf ettiği ve
bu sebeple de o gün mücadelenin bayraktarlığını yapan bir avuç kahramanın
zulüm görmesine “tabutluk”larda inletilmesine, mahkemelerde süründürülerek
istikballerinin yok edilmesine yol açan takibatla, Ülkücü Hareket
sadece devlet kadrolarında bulunanların değil, mevcut düzenin de
muhalifi, aynı zamanda alternatifi
olduğunu ortaya koyuyordu. 1970’li yıllarda Ülkücü Hareket’in milletin
özünde bulunan cevherin yok edilmeye çalışılmasına seyirci kalacağını
sananlar, bildikleri
bütün yolları deneyerek milletimizi iğfale kalkıştılar. Fakat, iman
dolu göğüslerini milletine siper eden bir avuç serdengeçtiyi karşılarında
buldular. Binlerce Ülkücü,
kara toprağın bağrına düştü. Vatan, millet, din ve devlet kutsaldı.
Asla kirletilemez ve kimsenin de keyfine bırakılamazdı. Lakin, ihanet
çeteleri bütün bu kutsal
değerlerimizi çepeçevre sarmışlar, bizi içeriden çökertmek için
düşmanlarımızla işbirliğine girişmişlerdi. Bu, yaşanan facianın
en dehşetli tarafıydı. Düşünün ki, Allah
rızasından gayrıyı gözetmeyen insanlar, başta komünistler olmak
üzere bütün dış güç maşalarının hedefi olurlarken, bir de devlet
kademelerine yerleşmiş, kokuşmuş
zihniyetin temsilcileri de bu hainlerle kol kola, omuz omuza Ülkücülerin
üzerine geliyorlardı.
Biliyor muydunuz, binlerce şehidimizin ne kadarı bizzat polis, asker,
gardiyan, bekçi ve doktor gibi devlet memurları tarafından katledilmiştir?
Bu durum, Ülkücülerin,
Türk milliyetçilerinin, Nizam-ı Alem savaşçılarının asla dikkatinden
kaçmamalıdır. Emniyetlerde günlerce süren işkencelerde can verenler,
cezaevlerinde gardiyanların
sadist duygularının kurbanı olanlar, hastahanelerde vaktinde müdahale
edilmeyerek veya kasıtlı olarak verilen yanlış ilaçlarla ölüme terkedilenler,
asker ve polis
kurşunları ile delik deşik edilenler... İşte, bu kanlı ve dehşet
verici tablonun bir parçasını da “Darağacında Can Verenler” oluşturmaktadır.
Mevcut sistemle mücadele
eden Ülkücü Hareket, millet vicdanında da mahkum edilmek gayesiyle
Türk Milleti adına karar verdiği iddiasında olan düzmece mahkemelerde
fikirleri ve vicdanları
kiralık hakimler tarafından Türk Adalet tarihinde kara bir leke
olarak kalacak bir kararla masum ve mağdur insanların, yiğit Ülkü
beğlerinin idamına hükmediliyordu.
Bu güdümlü, insafsız ve adaletsiz kararlar ise esas vazifeleri olan
askerliği yapmaktan bihaber, salonlarda kadeh tokuşturmayı marifet
sanan, devleti yönetmeyi kendi
haklarıymış gibi gören, benim müslüman bacımın başındaki örtüyü
gericilik sayan, mübarek Ramazan’da bütün milletin gözü önünde oruç
tutmadığını alenen ilan eden
ve bunları bir takım uydurma dini bilgilerle tevile çalışan generaller
tarafından insanlık kuralları ihlal edilerek infaz ediliyordu.
7 Ekim 1980... İşte zulmün kanlı elleri tarafından boğazlanan ilk
şehit : MUSTAFA PEHLİVANOĞLU... “Allahu Ekber.! Allahu Ekber.!”
Yiğit Mustafa, idam
sehpasına yürürken imanının olan gücüyle Hakk’ı haykırıyor, gördüğü
bütün işkence ve eziyetlere rağmen eğilmemek ve yıkılmamak için
başı dik vaziyette Allah’ın
nasip ettiği şehadet şerbetini içmek üzere zalimlere karşı mağrur
bir tavırla ilerliyordu.
Soğuk bir Mart sabahı acılar içinde ipe çekildi, FİKRİ ARIKAN...
Aylardır bekletildiği ölüm hücresinden bir gece sabaha karşı alındığında
ağızını açıp da cellatlarına
bir tek kelime bile söylemeye tenezzül etmedi. Hakk’ın çizdiği hayat
yoluna tevekkül ederek O’na yürüdü...
Mübarek Ramazan’ın gelişi ile içimizdeki ümitler de canlanmış, ALİ
BÜLENT ORKAN’ın akıbeti hakkında olumlu gelişmeler beklemeye başlamıştık.
Hakikaten,
mübarek Ramazan’ı gönül rahatlığı ve huzur-u vicdan ile geçirmiş,
yaklaşan mübarek Kurban Bayramı’nın hazırlıklarını düşünüyordu.
İlkbaharın gelişi ile yeşillenen
Hüseyin Gazi Dağı’nın yamaçları artık kavruk sıcağın tesiri ile
ala-kırmızı bir renk almaya yüz tutmuştu. İşte, böyle sıcak bir
Ağustos ayının geceyarısı aldılar Ali
Bülent’i... Tavizsiz ve ivazsızdı; eyvallahı yoktu hiç bir kula.
Takdir-i İlahi gün doğarken tecelli etti: “Şehitler diridirler fakat
siz farkında değilsiniz”
SELÇUK DURACIK, HALİL ESENDAĞ... Batı Anadolu’nun yiğit Ülkücüleri...
Buca Cezaevi’nde haysiyet ve vekarlarını korumak için açlığı tercih
edecek kadar
şereflerine düşkün, idamlarından önce emniyet işkencehanelerine
çekilecek kadar büyüktüler... Ey Manisa, sultanlar yetiştiren şehzadeler
şehri Manisa..! Evlatlarına
kıyacağını bilsen, o devletlüleri koynunda besler miydin?
AHMET KERSE, suçlu değildin ama zat-ı şahanelerin denge politikası
için bir kurban aranıyordu.. Sen seçildin... Bıçak gibi kesen bir
soğuğun hakim olduğu alaca
karanlık bir Gaziantep sabahında “kelime-i şehadet”lerle gerçek
sevgiliye kavuştun. “O’ndan geldik, O’na dönücüleriz”
CEVDET KARAKAŞ, Elazığ’ın bu mert delikanlısı şehadetinden sonra
sahip çıkanı olmadığı için belediye tarafından “Garipler Mezarlığı”na
kaldırıldı. 12 Eylül
adaletinin kanlı cellatları, vatan kurtaran komutanlar, Cevdet,
sehpada sallanırken Hilton Oteli’nin lobisinde eğleniyorlardı.
CENGİZ BAKTEMUR, ağıtlar yakılan bir yiğit, ağlamak yetmez ardından..
Şühedeya karışmadan önce tam bir iman ve ihlas abidesi idi. Yılmadı,
yıkılmadı ve asla
boyun eğmedi din düşmanlarına... Onu asmaya götüren askerlerin başında
bulunan subay, belki de geleceğin en büyük hatasının kendine işlettirildiğini
hissediyordu.
Çok geçmedi hemen o yıl başlarında doğunun isyanı başladı... Denge
olsun diye alınan Cengiz’in başı, büyüyor büyüyor ama büyüdükçe
uzaklaşıyordu.
ALLAH CÜMLESİNE RAHMET EYLESİN.
Gelenek haline getirerek her yılın Ekim ayının 7. günü veya o günün
bulunduğu ilk hafta sonu anacağımız DARAĞACINDA CAN VEREN ŞEHİTLERİMİZ
için
bütün teşkilatlarımızın toplantılar düzenlemesi, mevlüt ve Kur’an
okutulması, konuşmalar yapılarak günün mana ve öneminin bütün mensuplarınıza
anlatılması üzerimize
vazifedir.
Recep KÜÇÜKİZSİZ
|