- İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

 

MEHMET DOĞAN ÖZKARSLIGİL

2.6.1980 - Gaziantep'li olup 50 yaşındaydı. Evli ve dört çocuk babasıydı. Gaziantep Aliye Ömer Battal İlkokulu’nda müdür olarak görev yapıyordu. Ülkü-Bir mensubuydu. Olay günü, sabahleyin Saçaklı mahallesinde bulunan evinden çıkıp okula giderken yoluna pusu kurarak beklemekte olan bir grup komünist militan tarafından okulun kapısının önünde kurşunlanarak şehit edildi.

VİRAN OLSUN ANTEP... DOĞAN HOCA ŞEHİT OLDU...

Bilir misiniz, Gaziantep’in Saçaklı mahallesinde Aliye-Ömer Battal adında bir ilkokul vardır. Aslında bu okula, şehit öğretmenler ilkokulu da diyebilirsiniz...
Çünkü, iki Ülkücü öğretmenimiz şehit edildi bu ilkokuldan.
Önce, müdür muavini Mehmet Saygıgüder ve sonra da müdür M. Doğan Özkarslıgil.

Akan kan durmak, kızıl terör can almaya doymak bilmiyordu...
Gaziantep’te, gece gündüz bitmek tükenmek bilmeyen silah tarrakaları, oluk gibi masum kanı akıtıyordu. Ülkücüler şehadet şerbeti içmek için sıraya geçmiş gibi art
arda kurban ediliyorlardı.

İşte böyle bir ortamda ona da mektuplarla, telefonlarla tehditler yağıyordu:
“Sıra sende, işin bitti Doğan Hoca ..!” diye...
Ama, aldırış eden kim, ciddiye alan kim, bir adım geri duran kim...

O Doğan Hoca ki, evlatlarından ayırmadığı, canı gibi sevdiği, gözü gibi kolladığı muavini Mehmet Saygıgüder’i tam bir yıl önce kendi elleri ile toprağa vermemiş
miydi?
O zaman ölümden çekinmenin, sakınmanın manası ne idi ki..?

Aslında Hoca, yiğitçe mertçe karşısına çıkamayan çakalların sinsice pusu kuracaklarını bilmiyordu. Bu plan aylar öncesinden hazırlanmış Hoca defalarca takip edilmiş
son denemeler bile yapılmıştı. Zaten bir gün önce de son tehdit gelmiş; okulun kapısına kırmızı boya ile “işin bitti, sıra sende..!” yazılmıştı. O bunları hiç ciddiye almadı.
Çünkü, takdir-i ilahi ne ise o olacaktı. Doğan Hoca sadece tedbirini almalıydı. Hademeyi çağırdı, duvarı temizletti. Oysa hademe bu durumu görünce paniğe
kapılmıştı. “Müdür Bey, yarın kesinlikle okula gelmeyin, bir süre ayrılın buralardan” diye adeta yalvarıyordu.

Doğan Hoca bu, korkar mıydı..! Kaçmayı kendine yakıştırır mıydı..? Asla kabul etmedi. Hatta, eşine ve çocuklarına bile belli etmedi olan bitenleri...

Gaziantep’in köklü ailelerinden birine mensup olan Doğan Hoca tam bir halk adamıydı.
Yıllar önce, Ülkü-Bir’in kurucuları arasında yer almıştı, rahmetli şehit Mehmet Çapar’ın da mücadele arkadaşıydı.

O gün, itiyadı üzere yine sabah erkenden kalkmıştı.
Kucağına alıp da bir kez bile sevemeyeceği öpüp koklayamayacağı torununun doğumu münasebetiyle bir başka şehirde oturan kızının yanına yolladığı hanımı evde
olmadığı için
küçük kızı da kalkmıştı babasına kahvaltı hazırlamaya...
Sofrada her zamanki sevimli haliyle şakalaşmıştı kızıyla.
Kahvaltıdan sonra kızıyla vedalaşan Doğan Hoca, sabahın serinliğine doymaya çalışan sokağın kucağına kendini bıraktığında az sonra şehadet şerbetini içeceğinden
habersiz her zamanki vakur edasıyla yürüyordu.
Ama, evine fazla uzak olmayan okuluna giderken peşine birilerinin takıldığının farkında da değildi. Okulun kapısına yaklaştığında, tam kapının önünde genç birinin
karnını tutarak acılar içinde kıvrandığını feryat ettiğini görmüş ve merhametle yanına yaklaşmıştı. “Nesi var acaba?” diye geçirdi içinden. Sormak için yanına yaklaşıp
elini omuzuna koydu: “Evladım neyin var?”.... Genç kıvranarak yere oturdu, Hoca da tutup kaldırmak için yere eğildi.
İşte tam o sırada ensesine dayanan bir namludan kızıl alevler saçarak tek bir kurşun çıktı.
Doğan Hoca, sadece “ALLAH” diyebildi, birden kapaklanıp kaldı, Hakk’a secde eder gibi...
Hain bir pusuda kalleş bir kurşuna hedefi olmuştu Doğan Hoca...
Ense kökünden giren mermi, ağızından kanla birlikte boşanmıştı.
Sabahın bu erken saatinde silah sesini duyarak dışarı koşan hademeden başka kimse yoktu etrafta. Bir de, az önce vedalaşarak ayrıldığı kızı, duyduğu silah sesine
koşmuştu yayan yapıldak... Geldiklerinde kan gölü içinde yatar vaziyette buldular Hoca’yı... Yanında, katillerin saçtığı kızıl bildiriler vardı.
Kızı ağlıyor, haykırıyordu... Hocayı kucaklayarak düzelttiler, son olarak boğazında düğümlenen bir kelime çıktı ağızından “Hastahaneye...”
İşin kötü yanı sabahın bu erken saatinde yoldan geçen arabalar durmuyor, dursa da almıyorlardı Doğan Hoca’yı. Sonunda kızı, şuursuzca kendini caddeden geçen
bir arabanın önüne attı da bir araba bulundu. Hastahaneye götürülürken hala sağdı Hoca.
Lakin hastahanede, gözleri kapatılıp çenesi bağlandı ve gerekçe olarak mülahazat hanesine “kan kaybı” notunu düştü doktorlar. Kötü haber tez ulaşır derler,
hanımına, kızına da Ankara’da okuyan oğluna da şehadet haberi ulaştı. Aile toplandı. Hanımı perişan, lohusa kızı perişan... Cenazeyi vermediler hastahaneden, cenaze
buradan mezara götürülüp defnedilmeli diyordu yetkililer... Koştular Gaziantep valisine... Duymuşlardı ki, Selahattin Çakmakoğlu namlı yiğit bir vali vardı
Gaziantep’te... Hem de sağcıdır... Umulmadık bir ilgi gösterdi Çakmakoğlu aileye... Aileyi ikne etti ve kendisi de şehidimizin cenaze törenine katıldı. Belki de daha o
zamanlar Ülkücü bir şehidin cenazesine katılan ilk vali olmuştu...
Ama daha haftası dolmadan Pol-Der’e mensup üniformalı eşkiyalar gece yarısı evine gelip oğlunu gözaltına aldılar Doğan Hoca’nın. Hem de, “iki satır ifadesini
alacağız” diyerek... Günlerce haber alamadılar oğuldan ve tekrar valiye, Çakmakoğlu’na koştular. Aile ile çok yakından ilgilendi Çakmakoğlu, büyüklüğünü ve
sevgisini gösterdi, işkencedeki oğul kurtarıldı.

Ve yıllar yılları kovaladı....

Başbuğ'un cenazesinde yek-vücut olan Ülkücüler zorlu bir 18 Nisan seçimine
girdiler...Bütün kırgınlıklar, dargınlıklar bitirilmişti... Ellerinde üç hillalli bayraklarla kilometrelerce uzunlunluğunda konvoylar kurdular Gaziantep’te... Caddeler
sokaklar afişlerle donatıldı:

”Bir Şey Değişecek, Her Şey Değişecek!..”

Herkes bu değişime canı gönülden inanmıştı, iktidar değişecekti Türkiye'de, MHP iktidara gelecekti, MHP iktidarı ile her şey değişecekti! Ve meydanlar gümbür
gümbür "MHP Geliyor!" sesleriyle inledi... Yağız yeleli Bozkurtlar yumruklarını kaldırdılar havaya, seçim otobüsünün üstündeki ülküdaşları yol açtı ve hep bir ağızdan
gürlediler:

“Allah'a, Kur'an'a, vatana, bayrağa yemin olsun, Şehitlerim ve Gazilerim emin olsun !.. “

Yemin çok büyüktü, yemin çok anlamlı idi, "Bir Şey Değişecek, Her Şey Değişecek" ti...
Ve o şey değişmişti, MHP, %18 oyla Türkiye'nin ikinci büyük partisiydi artık...


Şehit öğretmenimiz Doğan Hocamızın oğlu da Ülküdaşlarına bir emanetti... Emanete sahip çıkmak bir namus borcu idi ülküdaşları için... Ama, MHP'nin hükümet
ortağı olduğu günlerde Doğan Hocamızın oğlu, yüksek okul mezunu olmasına rağmen yıllardır işsizdi...Bu emanetin mesuliyetini duyan ülküdaşları “Git, Savunma
Bakanlığı’ndan babanın şehadetine dair bir belge iste, bu belge ile kontenjandan işe girersin” dediler...Defalarca gitti geldi, Ankara ile Gaziantep arasında adeta mekik
dokundu...

Nihayet bir gün, Doğan Hoca'nın cenazesine de katılmış olan eski Gaziantep Valisi, yeni Milli Savunma Bakanımız Sabahattin Çakmakoğlu'na ulaşmayı başardı...
-Efendim, dedi hüzünlü bir sesle, efendim ben 1980 yılında cenazesine katıldığınız Ülkücü Öğretmen Mehmet Doğan Özkarslıgil'in oğluyum... Üniversite mezunuyum
ve işsizim... Babamın şehadetini biliyorsunuz bunu belgelemem gerekiyor. Takdirinize sunmaya geldim...
Sabahattin Çakmakoğlu elini şakağına koyup yıllar önce polislerin elinden kurtardığı bu genci şöyle bir süzdü...

Ve Doğan hocamızın emaneti hüzün ve öfke yumağı olarak çıktı oradan... Gaziantep meydanlarındaki o müthiş uğultu bir daha çınladı kulaklarında:
- Şehitlerim ve Gazilerim emin olsun !.. Şehitlerim ve Gazilerim emin olsun !..

Ankara'da Kızılay'ın kaldırımlarını yorgun ve bitkin bir şekilde adımlıyordu... Nereye gidiyordu ne yapacaktı?.. Bilmiyordu... Birden karşısına o afiş çıkıverdi. Hani,
18 Nisanda Gaziantep’te, Ankara’da ve bütün Türkiye'de caddeleri, sokakları donatan o afiş; üst bölümü yağmurdan ıslanmış, rüzgardan yıpranmıştı... Yapıştırıldığı
duvarda, düştü düşecek gibi sallanıyordu:

- BİR ŞEY DEĞİŞECEK, HER ŞEY DEĞİŞECEK ! MHP

Çakmakoğlu’nun bile ilgilenmediği durumu aynı sinema şeridi gibi geçiverdi gözlerinin önünden... Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi:
-Biz anlamamışız dedi, her şeyin değişeceğini baştan söylemişlerdi!
Onlara kızmadı; öfkesi kendine yöneldi bu defa.
Ve sert adımlarla otogara kadar yürüdü...

Şehidim, Doğan Hocam..!
Şehadetinin 23. yılı geldi...
Ne ailene, ne davana...
Bizler, senin emanetlerine sahip çıkamadık...
Bizi affet demiyorum... Ne olur bize yardım et...!
Ruhun şad olsun.

Recep Küçükizsiz

Açıklama: Doğan Hoca’nın ailesi tarafından istenen şehitlik belgesi maalesef bugüne kadar verilmemiştir. Çakmakoğlu da bakanlığı sırasında bu konu kendisine iletildiği halde gereğini yapmamıştır.

 

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN