(2.Kısım)
Soğuk bir kış akşamıydı. İç Anadolu’nun kara iklimine has kuru
ayazı
şehirin içerlerinde de bütün sertleğiyle hissediliyordu. Her büyük
kentte
olduğu gibi başkentte de günün en hararetli saatlerinden biri
başlamıştı.
Çeşitli müesseselerden çıkan işçiler, memurlar, işverenler, ticaret
ehilleri,
öğrenciler, hamallar ve atarabacıları çeşitli yörelere doğru akıp
gidiyorlardı.
Herkes yolda ilerlerken aynı tırpancı gibi dönüyordu bir sağa
bir sola,
kalabalığın kaldırımlar boyunca, eski giysiler içinde, ellerindeki
filelerinde
gazete kağıtlarına sarılmış kanlı ciğerler, yağlı elbiseler ve
yarım yarım
somunlar taşıyan kısmı, akşamın bu pür-telaş saatinde uzaklardaki
gecekondularına ulaşmak isteyen halktan oluşuyordu. Evlerine
yürüyerek gidemeyenler ise dolmuş duraklarında uzun kuyruklar
meydana getiriyorlardı. Hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğunu
pamuk milyonerlerinin, şeker ve maden zenginlerinin oluşturduğu
diğer bir öbek de özel arabalarını otoyollar üzerinde kıvrandırarak
ilerliyorlardı.
Otoyolları üzerinde, kaldırımlardaki vatandaşlarla yanyana ilerleyen,
ve adeta bir sel gibi akan arabalardan, damalı bir taksi hafifçe
sağ yaparak
araba konvoyundan ayrıldı. Şehirin kuzeydeki gecekondulara kadar
giden geniş yolda kısa bir süre ilerleyen, büyük öğrenci yurdunun
kapısı
önünde durdu. Sırtlarında kışlık kalın giysiler bulunan, başları
yün
atkılarla sarılı, ayakları potinli yurt nöbetçilerinin, demir
kapı arkasından
bakışları altında aracın açılan sağ arka kapısından inen Lokman,
her zamanki gibi elindeki kahverenkli evrak çantasını sallaya
sallaya,
beyaz ve dereceli gözlüğünü düzelterek ön kapıdan içeri girdi.
Daha önceden, telefonla yurt yöneticilerine bildirerek Ahmet ve
Türkmen’in
saat altı sıralarında hazır bulunmaları istenmişti. Onlar da kantinde
yeni arkadaşlarıyla konuşurken, verilen saatin gelmek üzere olduğunu
fark
ediyorlardı. Biraz sonra bekledikleri arkadaşlarının, döne döne
etrafa
selam verip laf yetiştirmeye çalışarak kendilerine yaklaştığını
görmüşlerdi. Ahmet, Türkmen'e onu işaret ederek:
-Bak bak kim geliyor, dedi.
-O gelir evvel Allah, hele çantasına da bak, hiç yanından ayırmıyor
da…
-Şunlara bak, yahu siz yaşıyormusunuz kardeşim, kaç gündür nerelerdesiniz?
diyen Lokman bir gülle gibi yuvarlanıp gelmişti. Bu arada, kendisini
merakla bekleyen arkadaşları da ayağa kalkmışlardı. El sıkıp öpüşmüşler,
kucaklaşmışlardı.
-Türkmen buradasın ha, Nasılsın? İşlerin nasıl?
-Buradayım, iyiyim, ya senin işler?
-Şükür Allah'a, iyiye gidiyor, uğraşıyoruz. Hele bizim Pir'e gelelim.
-Beni sorma,!? İş yok.
- Olsun be Lokman, denk getiririz evvel Allah.
-Oldu arkadaşlar, bize müsade, oturmayalım.
Ayak üstü yarı şaka halde gelişen bu kısa konuşmalardan sonra,
Ahmet,
yurttaki yardımcılarına gerekli emri verdikten sonra taksiye doğru
yönelmişlerdi.
Şehirin diğer semtlerinden gelecek olan arkadaşlarıyla buluşacakları
yerin
uzaklığı ve buluşma zamanının iyice yaklaşmış olduğu göz önüne
alınarak
hiç vakit kaybetmeden yola çıkmışlardı. Arabaları, milyonerlerin
oturduğu
semtlerden birinin yağmur suları ile yıkanmış, sokak lambalarıyla
süslü
caddelerinde ilerlerken, bir dakikadan daha az bir zamana sahiptiler.
Hem yurttan gelenler, hem de diğeer semtlerden gelenler tesadüfen
büyükçe bir apartmanın önünde karşılaşmışlardı. Toplantı, bu binanın
üçüncü katında yapılacaktı.