- İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

SAYFA: 1 / 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 / 8 / 9 / 10 / 11 / 12 / 13 / 14 / 15 / 16 / 17 / 18 / 19 / 20

Oraya çıkmak için merdivenleri kullanıyorlardı. Gençlerin önünde yürüyen
Ergin, sağ yandaki dairenin zilini itina ile çaldıktan sonra, kapı yavaşça aralanmış,
"Evet, geldiniz mi?" sözleriyle birlikte hepsi de içeri dalmışlardı. Genç üniversitelileri
oraya davet etmiş olan, bir teşkilatçıydı: Orta boylu, gözlüklü, zayıf denecek kadar
ince bir yapısı vardı. Açık alnı, gür kaşlarla nihayetleniyordu. Gür sesli
ve zeki görünümlüydü. Fiziği alışılmış tiplerden az çok farklılıklar gösteriyordu.
Bu farklılığı, ağır ağır ve sistemli bir şekilde yaptığı konuşmalarında bile fark ediliyordu.
Ağzından çıkan her sözde Türkiye’nin mevcut tedirginliklerini ve onların çarelerini
gösteren olumlu ve yapıcı düşünce ürünlerine rastlanabi1irdi. Konuşuyordu.
Bu, on iki mart dönemi öncesinin öğrenci olaylarını da yaşamış olup,
ismi sonradan siyasi çevrelerce iyice tanınacak olan Muharrem'den başkası değildi.
Oda oldukça sadeydi. Taban sırlanmış düzgün tahtalarla örtülmüş, duvarlar
boyandığı gibi çırıl çıplak kalmıştı. Yalnız, odaya girenlerce hemen fark
edilen ilk şey, karşıdaki duvara yaslanmış kocaman bir kitaplık ve üzerine
asılmış birkaç Türk Büyüğü resmiydi. Kitaplığın önüne uzunlamasına
yerleştirilmiş eski fakat sağlam olan tahta masanın üzerinde daktilolar ve bir
teksir makinası vardı. Ortada uzunca bir masa duruyordu. Ve etrafına on
kadar sandalye sıralanmıştı. Tavandan çift kat kordonla sarkıtılmış lamba
tüm parlaklığıyla başlardan bir karış yukarısına kadar iniyordu. Başka bir
şey istemezlerdi onlar. Sıcacık bir oda, onların geldikleri çevrelerdeki
ekmeksiz ocaklardan çok iyi, kemre ve tezek tütsülü evlerden çok daha temizdi.
Hemen her şey iyiydi de onlar neden bir araya gelmişlerdi ki?
Acaba ocağına incir ağacı dikilmek istenenler, onların gayretinden haberli miydiler ki?
Tarlasına darı ekilmek istenen halk, onları anlayabilecekmiydi ki? Eğer bir
şair görseydi onların ak çehrelerini, belki de şu satırlar dökülürdü bal
akan dudaklarından:
"Bizler yorulurken onlar için şafaklarda;
Onlar yaşayacaklar her zamanki gibi,
O pis alemlerinde kahkahalarında"
ama neredeydi kendileri için verilen mücadelenin şuurunda olacak insanlar.
Hepsi, yedi kişiydi. Ankara’daki yüksekokullarda öğrencilik yapıyorlardı.
Biyoloji, hukuk, ilahiyat, veterinerlik, felsefe ve dil öğrenimi görüyorlardı.
Her biri kendi çapında islam ve müslümanlık, köy ve köylü, iş ve işçi
konularında birer uzmandı. Tecrübeleri deneylerle artacaktı. Gençlik meseleleri
üzerinde devamlı ve düzenli çalışmalar yapıyorlardı. Onca ağır şartlar altında
öğrenimlerini yürütme kavgası verirlerken, büyük bir gayretle de memleket
meseleleleri üzerinde araştırmalar ve gözlemler yapıyorlardı. Yeni teknik,
iktisat ve siyaset gelişmelerini yakından izliyorlardı. Tarihi fikir akımlarının
çıkış ve gelişme nedenleri üzerinde duruyorlardı. Çeşitli sahalardaki araştırmalarını,
tarihin her türlü gerici düşüncelerinden ayıklanmış fikirler üzerine oturtup,
çağdaş seviyede ilerlemiş kalıplara döküyorlardı. Artık kaybedilecek zamanları yoktu.
Aslında gençlik üzerinde kapalı çalışmalar yapıyorlardı. Fakat bunu
daha planlı bir şekilde yürütüp geniş tabanlara varmanın gereği gün gibi aşikardı.
Çalışmaları daha etkili bir safhaya sokmanın gerektiğini hissediyorlardı.
Onlara göre kuvvetli bir teşkilatlanmayla , deneylerinin ürünlerini gençliğe
Iletmekten daha ileri bir zorunluluk yoktu. Gençlik kuraklığın çatır-çatır yaktığı
bozkır toprağı gibi susuz ve çatlaktı. Halk susuz kalmış nebatlar gibi ağızı havada
yağmur bekliyordu. Artık biraz acilci olmak gerekiyordu.
Yeni bir teşkilat kurmak gayesiyle Muharrem bütün heyacanı, samimiyeti,
bilgi, zeka ve kabiliyeti ile paçaları sıvamıştı. Bunu bir vazife bilmişti kendine.
Çalışmanın ilk safhası olumlu bir şekilde yansıyordu. Çeşitli cephelerde
toplanan gençler çok iddialı görünüyorlardı.Geldikleri yerde
gıyaben tanıdıkları ve herkes gibi kendilerinin de güven duyduğu çeşitli
okullardan ciddi bir heyetle karşılaşmaları için ciddiyetini daha bir arttırıyordu.
Hepsi de birer sandalye çekerek oturmuşlardı.Odada çıt çıkmıyordu.
Bütün gözler, kafalardaki tüm hayal ve düşünce şekillerini silercesine
kendilerini davet eden arkadaşlarına dikilmişti. O masadan biraz daha uzak,
eski bir koltuğa kurulmuş vaziyetteydi. Önceden daha az tanıdığı simalara
dikkatle bakıyordu. Kolundaki saatini kurar gibi yaptı, ve odanın sessizliğini bozarak:

 

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN