- İSLAMİYET RUHUMUZ, TÜRKLÜK BEDENİMİZDİR

SAYFA: 1 / 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7 / 8 / 9 / 10 / 11 / 12 / 13 / 14 / 15 / 16 / 17 / 18 / 19 / 20

(3.Kısım)

Saat yirmi iki sıralarındaydı. İddialıları Bursa'ya ulaştıracak olan
otobüs, başkentin batı ve güney doğrultusunda uzanan geniş yol
boyunca ilerliyordu. Yolun iki yakasında sıralanmı yüksek binalardan
sızan ışıklar, sokak lambalarından süzülen ışıklarla karışıp, ta gerilere
doğru uzanan ışık denizine ulaşabiliyordu. Akşamki kuru ayaz gitmiş
yerini nemli bir havaya bırakmıştı. Daha duraktayken çalıştırılan otobüsün
motorundan yayılan sıcak hava içeriyi ısıttığından camlar buğulanmıştı.
Otobüsün giderek hız kazanmasından sonra geniş bir alana hakim olan
ışıkların koşuşarak bir birlerine girişi; ancak camların elin ters yüzüyle
silinmesinden sonra seyredilebiliyordu. İşte o zaman insan Cumhuriyet
kurulduktan sonra bu kadar kısa zamanda başkentin ne kadar büyüyüp
güzelleştiğini bir kere daha anlayıp kavrayabiliyordu. Vakit gece olduğundan
şehiri sınırlayan dağlar görünmüyordu.Bu yüzden şehir, uzaklara kadar yayılan
ışıklarla varlığını simgeleyip derin karanlıklar ufkuyla birleşmiş hissi uyandırıyordu.
Hiç bir şey görünmemesine rağmen gecenin çirkinlikleri örtüp yerine sade siyah
ve sarımsı bir örtüyle örtülmüş bir manzara gösterdiği için camlardan bakan
yolcularda doyumsuz hazların kısacık görüntüleri beliriyordu. Yol boyunca
yemek için uğrayacakları istasyonların ve uzaktan ismini cismini bilmedikleri
bir kaç köyün cılız ışıklarından başka bir şey göremeyeceklerini bildiklerinden
önlerindeki bir kaç kilometrelik mesafeyi seyrederek geçirmek istiyorlardı.
Artık otobüs, şehir içindeki gibi karşıdan gelen arabaların farlarından sık sık
rahatsız olmuyor, kendi ışığı altında, kara asfalta döşenerek
yolculuğu bir an önce bitirip yükünü atmak çabasındaydı. Bir kaç on
kilometreden sonra karşılaştıkları vasıtalar iyice seyrekleşmişti. Arabanın
bu son sürat ilerleyişi esnasında, belki de en çok konuşan fakat dışarıdan
hiç fark edilmeyen yolcular iddialılardı. Orta yerdeki koltuklarda sağlı
sollu oturup konuşmaya başlamışlardı. Bir yandan yakın geçmişteki olayları
göz önüne getirip tartışırken diğer yandan da Muharrem’in kendilerine
ulaştıracağı sözleri bekliyorlardı. İddialıların başı Muharrem’di. Muharrem,
bundan sonraki yapılacaklarda öbeğe başkanlık edecekti. Bu yüzden kafasını
daima olumlu şeylere yoruyor arada sırada: “şu saatta oraya varırız, ilk
önce şu adamı buluruz, yerlerimizi tesbit ederiz, biraz istirahattan sonra
şunu yaparız” deyiveriyordu. Yol yarıyı geçince, herkes bulunduğu koltuklara
kıvrılmıştı.Uyuyanların her birinin diğerinkinden farklı düşleri ve düşünceleri vardı.
Kimi Ankara'ya yaptığı bir geziden dönerken, kimi sabahki işine yetişmek için
uykuyu otobüste almak istiyordu. Muavin bile şoförün bir kaç bağırışından sonra
kalkabiliyordu, bazen hiç duymayan muavini ikinci şoför gidip çağırıyordu.
Demek ki, o da arka kanapelerde uyuyordu.
Otobüsteki bu sessizliğe uygun, hiç kimseyi rahatsız etmeyecek bir şekilde
konuşanlar, iddialılardan Muharrem ile Ahmet’ti. Ergin ve ötekiler bazen
uyuyup, bazen uyanarak sigaralarını içtikten sonra tekrar uyuyorlardı. Bu
arada ise Muharrem ve Ahmet konuşmalarını koyulaştırıyorlar, konulara
kısa açıklıklar getiriyorlardı. Daha yola çıkıncaya kadar Ahmet, nereye
gidip, ne iş yapacaklarını iyice bilmiyordu. Konuşmalarının özünü işte bunlar
oluşturuyordu. İşin esasını Muharrem bildiği için gerek Ahmet’e ve gerek ötekilere
açıklamalarda bulunuyordu. Bu konuşmalar sonucu yolculuklarının sebebinin
yeni bir dernek kurmak olduğu anlaşılmıştı. Ahmet’in ısrarı üzerine Muharrem
meseleyi şöyle özetliyordu: “Biz, üniversitelerin, yüksekokulların birer anarşi
yuvası haline geldiği; bilhassa yüksekokulların yoğun olduğu büyük şehirlerimizde
anarşistlerin yarattığı kanlı sokak olaylarını önlemek üzere daha önce de kanunlarımız

 

TANRI TÜRK'Ü KORUSUN ve YÜCELTSİN