O ışıksız oda, o kuru hücre... ve altı insan...
Orada kalınamayacağını herkes bilirdi ama neler olacağını kim
kestirebilirdi ki?
Oradan emniyet rnerkezlerine uzanılır. Oradaki sakin ve umutlu
gençten,
sonraki ellerindeki demir parmaklıkları ezercesine sıkan kinli
gençe
varılır. Oradan Başkentin zengin semtlerine gidilir. Oradaki siyah
parkalı
gözleri çakmak çakmak ve elleri kıvrak olan gençten, bir eli ve
bir gözü
yok olmuş ama daha güçlü "iddiali" bir gence uzanılır.
Oradan Hatay'a,
Trabzon'a, Kınkkale'ye, Çorum'a, Tokat'a, Kütahya'ya uzanılır.
Bütün Türkiye’ye hatta bütün dünyaya açılınır... Oradaki istişareden
Salt-1 ve Salt-2'nin safsatalığından öte, dünyayı en basit ateşli
silahlardan
bile arındırma faaliyetine geçilir. Öyle ya, neymiş stratejik
silahları
sınırlandırma, neden tamamı yok edilmiyor? Oradaki basit gerçeklerden
önemli sosyal meselelere uzanılır, halkın ayağına seyyar hastanelerle
sağlık hizmeti götürme çalışmalarına kadar gidilir...
P. Ahmet kendisini böyle bir başlangıcın öncesinde ziyarete gelenleri
hiçte düzenli olmayan bir yerde karşılamıştı. Misafirlerin, teşkilatın
ileri
gelenleri olduğunu bildiği için “yukarı, odaya çıkalım, kantine
oturalım”
demişse de kabul edilmemişti. Hepsi de dava adamlığının işaretlerini
suratlarında
taşyorlardı. Ahmet elbette yabancı olamazdı onlara. Onlar ona
ne kadar yakınsa o da onlara o kadar yakındı. Zaten yurtta yapılan
toplantı
ve özel moral günlerini gelişleriyle canlandırmışlardı. Şimdi
bu gençler
Ankara’ya gelen her dava adamının ilk firsatta tanıştığı kişilerdi.
P.Ahmet'te, ilk defa gittiği genel merkezde çeşitli toplantılara
başkanların
yapanların onlar olduğunu görmüştü. Bir zamanlar kendilerini toplumsal
iktisadi konularda seviyeli bir eğitime tabi tutan bu grup, P.Ahmet'e
çıkılacak uzun bir yolculuğun haberini vermeye gelmişti. Önceden
oluşturulan
Muharrem, Lokman, Ergin, Yusuf ve Fatih halkası P.Ahmet'i de bulmuştu.
Muharrem, kısa sayılmayacak bir zamandan beri sessiz, sistemli
ve derinden
ciddi bir çalışmanın hazırlığını yapıyordu: Yorulmak, bıkmak,
usanmak bilmeyen,
çok büyük sıkıntılara rağmen adeta hiçbir şey yokmuş gibi bir
tavırla,
sabırla, azmederek çalışıyordu.
Bunu herkes değil belki fakat P.Ahmet ve benzeri arkadaşları
hissediyor ve seviniyorlardı. Yurtlara gelişi, okulları ziyaret
edişi, Ankara dışındaki şehirleri gezisi hep sistemli ve manalı
oluyordu.
Muharrem, çok dikkatli, çok disiplinli, çok akıllı ve güven telkin
edici
bir yol izliyordu. İşte P. Ahmet'i ziyarete birlikte geldiği arkadaşlarını
böylece seçmiş ve P.Ahmet'i de bu halkaya dahil etmeye karar vermişti.
Bu
işlerin merkez üssü de herhalde bir ara Kızılay, daha sonra da
Bahçelievler
ve Beşevler tabir edilen yerler olmalıydı.
Odanın sol köşesinde, üst katlar için yükselen kalorifer ve bir
çift
su borusuna sırtını dayayarak oturan Lokman'dı. Sarı saçları dikine
taranmış,
beyaz yüzünden yukarı, kırış kırış alnı açıktı. Metal saplı gözlüğünün
berraklığında gözleri rahatça seçilebiliyordu. Sarı ve seyrek
olan bıyıkları
sarkıktı. Yakası Fatih rozetli ceketinin altında, güçlü gövdesi
belli
oluyordu. Normal bir boya ve ağır bir kiloya sahip olan bu genç
talebe,
odanın penceresini örtmek için kullanılan afişlerdeki şu yazıyı
okuduktan
sonra: "Anarşiyi devletten, okuldan, f'abrikadan ve sokaktan
biz kovarız."
iri gür sesine yüklenerek: